Türkiye’nin hayvancılığa yönelik politikaları, genetik ıslah çalışmaları ve yerli ırkların korunması yönündeki stratejileri, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nin tarihi taş binalarında bilimsel bir biçimde ele alınıyor.

1842 yılında Askeri Veteriner Okulunun açılmasından bu yana süren bir akademik mirasın temsilcilerinden olan Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, Türkiye’de hayvancılığın güncel durumuna ve Ankara Keçisi özelinde yaşanan küresel rekabet kaybına ilişkin açıklamalarda bulundu.

Prof. Dr. Tırpan, modern üreme teknolojilerinin (reprodüksiyon) doğru biçimde kullanılmamasının Türkiye ekonomisi için telafisi güç bir katma değer kaybı oluşturduğunu belirtti.

1842’den Günümüze Uzanan Miras

Fakültenin fiziksel dokusunun Türk veteriner hekimliği tarihi ile eş değer olduğunu aktaran Tırpan, yerleşkenin stratejik önemini şu sözlerle açıkladı:

“Türkiye’de veteriner hekimlik eğitimi 1842 yılında İstanbul’da başlamış, Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen yükseköğretim reformları kapsamında kurum Ankara’ya taşınarak Yüksek Ziraat Enstitüsü bünyesinde yeniden yapılandırılmıştır. Daha sonraları ise Ankara Üniversitesi çatısı altında Veteriner Fakültesi olarak akademik varlığını sürdürmüştür. Şu an içinde bulunduğumuz yerleşke, Alman mimarların imzası olan, taş binaları, sığınakları ve binaları birbirine bağlayan gizemli yer altı tünelleriyle gerçek bir tarihi mirastır. Şehir merkezine ve Atatürk Orman Çiftliği’ne olan yakınlığımız, bu fakülteyi tarih boyunca Türkiye hayvancılığındaki tüm gelişmelerin merkezi ve idare noktası haline getirmiştir."

Modern Müdahale: Androlojiden Embriyo Transferine

Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Dölerme ve Suni Tohumlama Anabilim Dalı’nda beş profesör ve iki doçentten oluşan öğretim kadrosuyla lisans ve lisansüstü düzeyde eğitim verdiklerini ifade etti.

Kürsüde yürütülen akademik ve klinik çalışmaların, hayvansal üretimin ekonomik verimliliğini en yüksek seviyeye çıkarmaya odaklandığını kaydeden Tırpan, özellikle “Reprodüktif Management” ve “Reprodüktif Biyoteknolojiler” alanlarındaki uzmanlığın önemli rolüne işaret etti. Kısırlık (infertilite) problemlerinin çözümünde laboratuvar ortamında embriyo üretimi ve suni tohumlama gibi ileri tekniklerin kullanıldığını aktaran Tırpan, genetik verimliliğin artırılmasının temel yolunun bu bilimsel müdahaleler olduğunu hatırlattı.

“Büyükbaş ve Küçükbaş Hayvancılıkta Her Şey Üretime Bağlıdır”

Türkiye’de veteriner hekimliği eğitiminin çiftlik hayvanları özelindeki misyonlarından birinin de üretimi sürdürülebilir kılmak olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, hayvansal üretimin ekonomik getirisinin tamamen reprodüktif tekniklere bağlı olduğunu kaydetti. Çiftlik hayvanlarında, kedi-köpek kliniğinden farklı olarak ekonomik önceliklerin değiştiğini vurgulayan Tırpan, sektördeki durumu şu sözlerle ifade etti:

"Büyükbaş hayvancılıkta aslında 'ortopedi' gibi alanlar bir nevi var ama yoktur. Çünkü yapılacak olan masrafa ve operasyonun maliyetine değmez. Ayağı kırılan hayvan genellikle doğrudan kesime gider. İşte bu yüzden büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıkta her şey üretime ve reprodüksiyona bağlıdır. Veteriner hekimin üretim tekniklerini ne kadar iyi bildiği, işletmenin ne kadar para kazanacağını belirleyen önemli unsurdur."

Prof. Dr. Tırpan Ankara Keçisinde Sayısal Artış Değil Verim Artışı Şart3

Önemli Olan Sayı Artışı Değil, Verimlilik

Geleneksel aile işletmelerinin yenilikçi yöntemlere kapalı olmasını Türkiye hayvancılığının en büyük yapısal sorunu olarak niteleyen Tırpan, sayısal artışın hayvancılığa bir faydası olmadığını vurgulayarak, şu uyarıda bulundu:

"Geleneksel hayvancılıkta koçun sürüye rastgele bırakılması, aslında genetik bir belirsizliğe davetiye çıkarmaktır. O koçun genetik kapasitesi, sperma kalitesi, dişiyi dölleme kabiliyeti gibi durumlar cevapsız kalır. Şunu net bir şekilde ifade etmeliyim: Verim ve kaliteyi merkeze almadan yalnızca hayvan sayısını artırmak, bizi ihracatta dışa bağımlı kalmaya mahkum eder. Nitelikli üretim yapmadığınız sürece, kapınızda 100 milyon hayvanınız da olsa küresel pazarda bir adım öteye gidemezsiniz."

Çözüm, Yerli Şartlara Dayanıklı Yüksek Verimli Genetik Hatlar Üretmek

İthal hayvanların Türkiye’deki verim kaybına da parantez açan Tırpan, dünyaca ünlü süt ırkı Holstein üzerinden çarpıcı bir kıyaslama yaptı. İsviçre'de 60 kilo süt veren bir Holstein’ın, Türkiye’nin çevre şartlarında ve ikliminde bu verimi gösteremediğini kaydetti. Tırpan, çözümün dışarıdan sürekli en iyi hayvanı getirmek değil, yerli şartlara dayanıklı yüksek verimli genetik hatlar üretmek olduğunu belirterek, "Bizim kendi Holstein’ımızı, kendi dayanıklı ve yüksek verimli genetiğimizi üretmemiz gerek." dedi.

Bununla birlikte, söz konusu bu sürecin bir sabır sınavı olduğunu kaydeden Tırpan, Türkiye’deki üretici mantığıyla olan doku uyuşmazlığını şu sözlerle açıkladı:

"Genetik ıslah, süreklilik isteyen ve sonuçları uzun vadede alınan bir süreçtir. Düzenli bir genetik ilerlemeden söz edebilmek için en az 4-5 jenerasyonluk bir izleme ve seleksiyon dönemi şarttır. Bununla beraber saha çalışmalarımızda üreticinin 'Beş seneye kim öle kim kala!' şeklindeki kısa vadeli yaklaşımıyla karşılaşıyoruz. Bu bakış açısı, sürdürülebilir hayvancılığın önündeki en büyük engeldir."

Suni Tohumlama, Türkiye için En Büyük Teknolojik Avantajlardan

Teknik açıdan genetik aktarımın en başarılı yolunun hem annenin hem babanın genetiğinin seçilebildiği "embriyo transferi" olduğunu belirten Prof. Dr. Tırpan, bu yöntemin Kuzey ve Güney Amerika, Avrupa ve bazı Uzak Doğu ülkelerinde yaygın olarak kullanıldığını ifade etti.

Türkiye’de ise bu yöntemin maliyet ve ekonomik karşılık yönünden henüz istenilen seviyede olmadığını belirten Tırpan, "Embriyo transferi en iyisidir ama şuan ülke hayvancılığı için maliyeti yüksektir. Biz bunun yerine, uzun yıllardır başarıyla uygulanan dondurulmuş sperma teknolojisini kullanıyoruz. Amerika’daki şampiyon boğaların dondurulmuş spermalarını getirip buradaki dişilerimize aktararak genetik kaliteyi yukarı çekmeye çalışıyoruz.” şeklinde konuşarak şu anki uygulanabilir stratejiyi açıkladı.

Türkiye, Dünyada Suni Tohumlama Uygulamasını Başlatan İkinci Ülke

Türkiye'de suni tohumlama uygulamalarının ilk kez 1926 yılında, Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuyla, başladığını ifade eden Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, sürecin temellerinin ise bir yıl öncesinde atıldığını belirtti. Tırpan, dönemin Tarım Bakanı Sabri Toprak’ın 1925 yılında Sovyetler Birliği’ne gerçekleştirdiği ziyaret esnasında bu uygulamaları yerinde görerek yetkin isimleri Türkiye’ye davet ettiğini dile getirdi.

1926 yılında Sovyetler Birliği’nden gelen Viktor Konstantinovich Milovanov’un Karacabey Harası’nda veteriner hekimlere atlarda suni tohumlama kursu verdiğini aktaran Tırpan, bu hamleyle Türkiye’nin dünyada söz konusu tekniği uygulayan ikinci ülke konumuna çıktığını vurguladı. Tırpan, bu eğitimlerde Milovanov’a eşlik eden Nazım Uygur ve Tevfik Bulak gibi veteriner hekimlerin, ilerleyen dönemlerde Türkiye’deki suni tohumlamanın gelişmesinde önemli roller üstlendiklerini belirtti.

Verilen eğitimlerin daha sonra Çifteler Harası’nda da gerçekleştirildiğini ve uygulamanın diğer devlet hayvancılık kurumlarına yayıldığını kaydeden Tırpan, gelişim sürecinin yalnızca atlarla sınırlı kalmadığını bildirdi. Tırpan, Ahmet Fahri Araz, Tahsin Muslu ve İsmail Hakkı Ünveren gibi veteriner hekimlerin koyun ve sığırlarda suni tohumlama ile infertilite konularında uzmanlaşmak üzere Sovyetler Birliği’ne giderek bu alandaki bilimsel birikimi Türkiye’ye getirdiklerini ifade etti.

“Tiftiğin Asıl Kaynağının Ankara Olduğunu Dünyaya Anlatmakta Geride Kaldık”

Ankara'nın simgesi olan "Ankara Keçisi" ve ondan elde edilen "mohair" (tiftik) üzerine kurulan küresel pazara dikkat çeken Prof. Dr. Tırpan, bu konuda Türkiye’nin yaşadığı marka ve pazar kaybına ilişkin durumu dile getirdi.

Türkiye’nin öz değeri olan bu ırkın, küresel pazarda "Angora Goat" olarak tescillenmesine rağmen, kökeninin Ankara olduğunun dünya kamuoyuna yeterince anlatılamadığını dile getiren Tırpan, "mohair" tanıtımında ülkece eksik kalındığının altını çizdi. Küresel rekabetteki çarpıcı tabloyu verilerle ortaya koyan Tırpan, şu uyarılarda bulundu:

"Uluslararası kongrelerde 'Angora Goat' dendiğinde herkes bu türü tanıyor ancak 'Angora'nın Ankara'nın eski ismi olduğunu, bu keçinin orijinal vatanının burası olduğunu çoğu kişi bilmiyor. İtalyanların pizza veya mozzarella reklamında elde ettiği küresel başarıyı, biz maalesef kendi öz değerimiz olan mohair (tiftik) için gösteremedik. Avrupa’da bugün tekstil dünyası 'mohair' diye inlerken, biz bu tiftiğin asıl kaynağının Ankara olduğunu dünyaya anlatmakta maalesef çok geride kaldık."

Mohair Üretiminde Türkiye Alarm Veriyor

Ankara Keçisi’nin orijinal vatanı olan Ankara yöresinde en kaliteli verimi verdiğini belirten Tırpan, küresel üretim rakamlarında yaşanan çarpıklığa vurgu yaptı.

Türkiye'nin dünya mohair üretimindeki payının kabul edilemez düzeyde olduğunu dile getiren Tırpan, "Ankara Keçisi bugün Avustralya’da, Yeni Zelanda’da ve özellikle Güney Afrika’da yoğun olarak yetiştiriliyor. Dünya mohair ihracatının yüzde 50’sini Güney Afrika yaparken, bu keçinin ana vatanı olan Türkiye yalnızca yüzde 10 seviyelerinde kalıyor. Bu gerçekten özeleştiri yapmamız gereken bir durumdur. Bunun temel sebebi arasında verim yeterliliğimizin düşüklüğü yer alır. Bilimsel ıslah yapan ülkelerde bir hayvandan alınan verim bizimle karşılaştırılamayacak kadar yüksektir. Geleneksel yöntemlerle, merada kontrolsüzce yapılan çiftleşmelerle söz konusu verim kapasitesini dünya standartlarına çıkarmamız olası değildir." diyerek mevcut verileri paylaştı.

Mohair, Lüks Tekstilin Vazgeçilmezi Konumunda

Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, dünya lüks tekstil piyasasında en yüksek ekonomik değere sahip iki lif türünün mohair ve alpaka olduğunu belirterek, bu alandaki küresel rekabetin boyutlarına dikkat çekti. Lüks segment üretim yapan moda devlerinin en prestijli koleksiyonlarında bu liflerin kullanımının bir endüstri standardı durumuna geldiğini aktaran Tırpan, Türkiye'nin bu milyar dolarlık pastadan aldığı payın oldukça yetersiz kaldığını dile getirdi.

Tırpan, alpaka üretiminde İtalya ve Güney Amerika’nın stratejik bir ekonomik üstünlük kurduğunu, Türkiye’nin ise mohair’in ana vatanı olmasına karşın bu potansiyeli katma değere dönüştüremediğini kaydetti. Üretim kapasitesindeki bu darboğazın temelinde, modern hayvancılık tekniklerinin sahaya yansıtılamamasının yattığını aktaran Tırpan, yardımcı üreme teknikleri ve reprodüktif teknolojilerin etkin kullanılmamasının, Türkiye’yi küresel lüks tüketim pazarının dışına ittiğinin altını çizdi.

Ankara Keçisi’nden elde edilen tiftiğin dünya standartlarında bir kaliteye sahip olmasına rağmen, düşük verim oranları sebebiyle küresel devlerin tedarik zincirinde Türkiye yerine Güney Amerika’yı tercih ettiklerini ifade eden Tırpan, bu durumun ancak bilimsel bir üretim planlamasıyla aşılabileceğini belirtti.

Prof. Dr. Tırpan Ankara Keçisinde Sayısal Artış Değil Verim Artışı Şart (1)

Türkiye Mohairde Gelir Avantajını Kaçırıyor

Üreticiye verilen destekleri ve piyasa fiyatlarını karşılaştıran Prof. Dr. Tırpan, Türkiye ve Güney Afrika arasındaki uçurumu şu ifadelerle özetledi:

"Bugün Güney Afrika’da bir üretici, 6-12 aylık oğlaklardan elde edilen yüksek kaliteli mohairin kilogramını yaklaşık 25 Euro civarında satabiliyor. Türkiye’de ise üreticinin kooperatife satış fiyatı kilogram başına 70 TL (yaklaşık 1,37 Dolar) seviyesinde kalıyor. Kayıtlı çiftçiye sağlanan 512 TL’lik güncel devlet desteğiyle birlikte bu rakam toplamda 582 TL, yani bugün itibarıyla yaklaşık 11,4 Euro yapıyor. Bir tarafta 25 Euro, diğer tarafta tüm desteklere rağmen sadece 11,4 Euro... Biz bu hammaddeyi iplik veya kumaş olarak işleyip dünya markalarına doğrudan arz edebilsek, hem üreticimiz hem de devletimiz için kazanç bambaşka bir boyuta ulaşacaktır."

Sayısal Artış Genetik İlerlemenin Yerini Tutmuyor

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yürütülen "Halk Elinde Islah Projesi"nin sektörel etkilerini değerlendiren Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, devletin özellikle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan keçi yetiştiriciliğini canlandırmak için önemli bir teşvik mekanizması oluşturduğunu belirtti.

Bakanlığın projeye dahil olan üreticilere anaç ve yavru başına sağladığı desteklerin üretim motivasyonunu artırdığını dile getiren Tırpan, projenin kağıt üzerindeki başarısının sahada bilimsel anlamda bir karşılık görmesi gerektiğini vurguladı.

Söz konusu projenin genetik ilerleme hususundaki eksikliklerine dikkat çeken Tırpan, eleştirilerini, "Halk elinde yapılan çalışma maalesef bilimsel bir ıslahtan ziyade, geleneksel bir destekleme modeline dönüşmüş durumda. Sürüler kayıt altında görünse de merada hangi tekenin hangi dişiyle çiftleştiği takip edilemiyor. Bu kontrolsüz süreçte yalnızca sayısal bir artış yaşanıyor ancak asıl hedefimiz olan genetik verim artışı sağlanamıyor." sözleriyle dile getirdi.

Tırpan ek olarak, hayvancılığın yalnızca bir sosyal yardım alanı olarak görülmemesi gerektiğini hatırlatarak, modern yönetim tekniklerinden uzak, yalnızca meraya hayvan salarak yürütülen bir modelin sürdürülebilir bir hayvancılık ekonomisi yaratamayacağının altını çizdi.

“Gerçek Başarı, Sürü Büyüklüğünde Değil, Verimde”

Türkiye’nin hayvancılıkta küresel bir güç olabilmesi için sayısal artıştan öte, niteliksel bir ilerlemeye ihtiyacı olduğunu aktaran Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, çözümün "bilimsel seleksiyon" ve "modern reprodüktif teknolojilerde" yattığını vurguladı. Tırpan, esas çözüm anahtarının hayvana bakmak değil, onun genetik kodlarını okumak olduğunu belirterek, hayvancılık politikasındaki temel vizyon değişikliğini şu sözlerle ifade etti:

"Bizim bir dönem Tarım ve Orman Bakanlığına sunduğumuz öneri çok netti. Mevcut elit sürülerin tamamını kapsayacak biçimde, hem erkek hem de dişi damızlıkların androlojik ve jinekolojik taramalardan geçirilmesini teklif ettik. Hedefimiz, reprodüktif kapasite ile yüksek verim özellikleri arasındaki genetik korelasyonu tespit ederek, gerçekten 'elit' olan hayvanları seleksiyonla ayırmaktı. Bugün Güney Afrika’da bir hayvandan, afaki olarak belirtiyorum, 5 birim verim alınırken, biz Türkiye’de hala 1 birim seviyelerinde kalıyoruz. Oysa mesele sadece hayvan sayısını artırmak değil. Eğer elimizde genetiği ıslah edilmiş nitelikli sürüler olsa, dünya mohair piyasasının tek hakimi olabiliriz. Gerçek başarı, sürü büyüklüğünde değil, bilimsel seleksiyonla mevcut kapasiteyi 2-3 katına çıkaracak genetik kalitededir."

Modern hayvancılığın artık kandan alınan verilerle yönetildiğini kaydeden Tırpan, dünyada sığırlarda başarıyla uygulanan “omik teknolojilerin” Ankara Keçisi için de olumlu olduğunu belirtti. Hayvanların gen bazında incelenerek, tiftik verimi ve kalitesinden sorumlu genlerin tespit edilebileceğini ifade eden Tırpan, elastikiyet, parlaklık ve incelik gibi mohair’in en kritik üç özelliğinin bu yöntemle saflaştırılabileceğini dile getirdi.

"İş Çıkmasın" Korkusu Durumu Tetikliyor

Prof. Dr. Tırpan, bilimsel çalışmaların sahada karşılık bulamamasının önündeki en büyük engelin teknik yetersizliklerin yanı sıra bir zihniyet bariyerinin olduğunu vurgulayarak, "Bugün bir ıslah sürüsünde araştırma yapmak istesek, teknik olanaklardan önce karşımıza bir isteksizlik duvarı çıkıyor. Bilimsel bir ilerleme için laboratuvar ortamı kurulması, hayvanlara müdahale edilmesi ve titizlikle kayıt tutulması gerek. Bununla birlikte sürü sahibi, 'Hocam şimdi bize iş çıkarmayalım' mantığıyla yaklaşabiliyor. Gelecek projeksiyonu yapıp 5-6 yıl sonrasını hedeflemek yerine, 'Beş seneye kim öle, kim kala' diyerek günü kurtarmaya çalışıyor. Ne yazık ki bu düşünce ve bilinçsizlik, teknolojinin ya da paranın tek başına çözemediği asıl yapısal engeldir." diye konuştu.

En Büyük Sorun: Takipsizlik

Ankara Keçisi yetiştiriciliğinin coğrafi dağılımına değinen Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan; Ayaş, Elmadağ, Şereflikoçhisar ve Eskişehir hattında yoğunlaşan sürülerin en büyük problemin "göçerlik" ve "takipsizlik" olduğunu belirtti. Sabit bir işletme düzeni yerine meralar arasında yer değiştiren bu sürülerin bilimsel kontrolünün zorlaştığını aktaran Tırpan, hayvancılıkta değişim yaratacak teknolojik hamleyi şu sözlerle anlattı:

"Saha çalışmalarımızda üretici bize heybetli, boynuzlu, dış görünüşü (fenotipi) mükemmel bir teke getiriyor. Ancak biz ultrasonu testis üzerine koyduğumuzda, o 'yakışıklı' hayvanın üretim kapasitesinin neredeyse sıfır olduğunu görüyoruz. Yani sürüdeki yavruların çoğu aslında o tekeye ait değil. İşte burada teknoloji devreye girmeli. Eğer biz doğru zamanda o hayvanın spermasını alıp dondurabilseydik, genetik mirasını sonsuza kadar koruyabilirdik."

Sperma Dondurma Teknolojisiyle Genetik Devrim Mümkün

Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, hayvancılıkta genetik materyal saklamanın sadece teknik bir işlem değil, zamana hükmeden stratejik bir güç olduğunun altını çizdi. Dünyadaki başarılı uygulamalardan örnekler veren Tırpan, bugün Kanada’daki şampiyon boğaların fiziken hayatta olmasalar bile dondurulmuş spermaları ile genetik üstünlüklerini çiftliklerde sürdürdüklerini belirtti.

Ankara Keçisi özelinde de aynı vizyonun acilen hayata geçirilmesi gerektiğini belirten Tırpan, çözümü genetik bankacılıkta gördüğünü ifade etti. En yüksek verim kapasitesine sahip 20-25 adet seçkin tekenin belirlenerek, bu hayvanlardan alınacak spermaların sınırsız bir şekilde dondurulup muhafaza edilmesini öneren Tırpan, bu yöntemin, 50 yıl sonra dahi bugünkü en yüksek kaliteye ulaşma imkanı tanıyacağını dile getirdi. Bu sürecin bir nevi "hayvansal ata tohumu" hassasiyetiyle yönetilmesi gerektiğini savunan Tırpan, genetik mirasın dondurularak korunmasının Türk hayvancılığının geleceği için de oldukça önemli olduğunu belirtti.

"Kalite Var, Kapasite Yok"

Prof. Dr. Mehmet Borga Tırpan, Ankara Keçisi’nde asıl ekonomik değerin 6-12 ay arasındaki yavruların yün liflerinde saklı olduğunu dile getirerek, yaş ilerledikçe tiftik kalitesinin düştüğünü vurguladı. Mevcut tablonun en çarpıcı kısmının lojistik ve stratejik kayıplar olduğunu vurgulayan Tırpan, dünya devlerinin neden Türkiye yerine binlerce kilometre ötedeki Güney Afrika’yı tercih ettiğini şu sözlerle açıkladı:

"Elimizde hayvan var ancak temel mesele, bu hayvanların üretim kabiliyetini ve ürün kalitesini dünya standartlarına ilerletebilmek. Eğer kapasitemizi artırıp kaliteyi standardize edebilirsek, İtalya ve Fransa’nın dev moda markaları hammadde tedariki için kapımızda sıra olacaktır. Ancak şu anki tabloda bu talebi karşılayamadığımız için tekstil devleri, aradaki mesafe ve gemi masraflarına rağmen rotayı Güney Afrika’ya çeviriyor."

Ankara’daki Mimar Sinan Anıtı’nın Bilinmeyen Öyküsü
Ankara’daki Mimar Sinan Anıtı’nın Bilinmeyen Öyküsü
İçeriği Görüntüle

Muhabir: Sibel Bay