İletişim Başkanlığı’ndan İstanbul’un Fethi Yıldönümünde Özel Program
İletişim Başkanlığı’ndan İstanbul’un Fethi Yıldönümünde Özel Program
İçeriği Görüntüle

Toplumda sahte bir fikir birliği yaratarak insanları sessizliğe gömen çoğulcu cehalet olgusu, bireylerin kendi düşüncelerini azınlıkta zannetmesiyle büyüyor.

Çoğulcu Cehalet Kavramının Tanımı

Toplantı sona eriyor. Kimse itiraz etmedi, herkes başını salladı, karar alındı. Ama o toplantı odasından çıkan herkes içinden aynı şeyi düşünüyor: “Aslında ben de bu kararın doğru olmadığını hissettim.” Kimse bunu söylemedi. Kimse söylemeyeceğini de bilmiyordu çünkü herkes diğerlerinin gerçekten katıldığını zannetti. Buna çoğulcu cehalet deniyor. Adı biraz akademik kaçıyor ama yaşandığında o tanıdık “ah, demek yalnız değilmişim” hissiyle birlikte geliyor.

Bilimsel Geçmişi ve İlk Kavramsallaştırma Süreci

Çoğulcu Cehalet kavramının kısa tarihi incelendiğinde, bu olgunun sosyal psikoloji literatürüne neredeyse bir asır önce girdiği görülüyor. Çoğulcu cehalet ilk kez 1931’de Amerikalı sosyal psikologlar Floyd Allport ve Daniel Katz tarafından adlandırıldı. Kavram temelde şunu açıklıyor: Bir gruptaki bireyler, aslında grubun büyük çoğunluğunun kendileriyle aynı fikirde olduğu hâlde, diğerlerinin farklı düşündüğüne inandıkları için kendi görüşlerini açıklamıyor. Yani herkes susarken içinden “ben yalnız düşünüyorum” diye hesap yapıyor. Oysa odadaki herkes aynı hesabı yapıyor.

Edebiyattan Bir Örnek: Kralın Yeni Kıyafetleri Masalı

Bahsedilen psikolojik körlüğün ve toplumsal baskının insanlık tarihindeki en eski alegorik anlatılarından biri ünlü bir çocuk masalında karşımıza çıkıyor. Hans Christian Andersen’ın “Kralın Yeni Kıyafetleri” masalı bu durumun belki de en eski ve en iyi anlatısı. Kalabalık, imparatorun çıplak olduğunu görüyor ama herkes diğerlerinin gördüğünü sandığı için sessiz kalıyor. Ta ki bir çocuk gerçeği söyleyene kadar.

Eğitim Ortamlarında ve Acil Durumlarda Karşılaşılan Sessizlik Sarmalı

Gündelik yaşamın en rutin anlarında bile bu algı hatası insanların eylemsiz kalmasına ve kendilerini suçlamasına sebebiyet verebiliyor.

Öğrencilik yıllarında sıklıkla tecrübe edilen derslik içi davranışlar, bu kuramın en yaygın minyatür laboratuvarlarından biri olarak kabul görüyor. Derste aklına bir soru takılıyor ama etrafına bakıyorsun, kimse el kaldırmıyor. “Demek anlamayan yalnız benim” diye düşünüp susuyorsun. Oysa sınıftaki herkes aynı soruyu soramadan oturuyor.

Kalabalık Alanlardaki Acil Durumlar ve Tepkisizlik

Bireysel gibi görünen bu çekingenlik hali, hayati risk taşıyan toplumsal kriz anlarında kolektif bir duyarsızlığa evrilebiliyor. Bu örnek küçük görünebilir ama aynı dinamik çok daha büyük sonuçlar doğuruyor. Araştırmalar çoğulcu cehaleti, acil durumlarda insanların yardıma koşmamasıyla da ilişkilendiriyor. Kalabalık içinde biri yere düşse, herkes diğerlerinin tepkisizliğini normalmiş gibi okuyor ve hareketsiz kalıyor.

Akademik Dünyada Yapılan Meşhur Princeton Üniversitesi Deneyi

Yükseköğrenim kurumlarındaki gençlerin sosyal kabul görme arzusu, bu algısal yanılgının pratik yaşamda nasıl sürdürüldüğünü bilimsel olarak gözler önüne seriyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada öğrencilere kampüsteki alkol tüketimi hakkında ne düşündükleri soruldu. Pek çok öğrenci aslında bu tüketim düzeyinden rahatsız olduğunu söyledi. Ama aynı öğrenciler, diğerlerinin bu konuda kendilerinden çok daha rahat ve istekli olduğuna inandıklarını da belirtti. Sonuç olarak dışlanmamak için içmeye devam ettiler. Yani gerçekte kimse o kadar istekli değildi, ama herkes diğerleri istekliymiş gibi davrandı. Bu döngü kendini besledi.

Küresel Ölçekteki Sorunlar İklim Değişikliği Algısındaki Yanılgılar

Bahse konu olan psikolojik bariyer sadece mikro topluluklarda kalmayıp, tüm gezegenin geleceğini ilgilendiren makro meselelerde bile belirleyici olabiliyor. Çoğulcu cehalet günlük hayatın çok ötesine uzanıyor. Amerikalılar üzerinde yapılan 6.000 kişilik temsili bir araştırma şaşırtıcı bir sonuç ortaya koydu:

Katılımcıların yüzde 66 ila 80’i iklim politikalarını desteklemesine rağmen, insanlar bu desteğin yalnızca yüzde 37 ila 43 düzeyinde olduğunu tahmin etti. Bir başka deyişle, iklim değişikliğine karşı önlem alınmasını isteyenler karşı çıkanlardan iki kat fazla olmasına rağmen, insanlar durumun tam tersini zannetti. Bu yanlış algı da insanların konuyu arkadaşlarıyla tartışmaktan kaçınmasına ve bireysel olarak harekete geçmekte isteksiz davranmasına yol açtı.

Çarpıtma ve Kapsamı Genişletme Etkisi

İnternet teknolojilerinin ve sanal platformların hayatın merkezine yerleşmesiyle birlikte, sessiz kitlelerin kendilerini yalnız hissetme oranları hiç olmadığı kadar tırmanışa geçiyor. Çoğulcu cehalet sosyal medya çağında yeni bir boyut kazandı. Platformlar varsayılan olarak en çok tepki toplayan, en uç ve en gürültülü sesleri öne çıkarıyor. Sessiz çoğunluk görünmez kalıyor. Bu da insanların “herkes böyle düşünüyor” yanılsamasını çevrimdışı hayattan çok daha güçlü yaşamasına neden oluyor. Araştırmalar öğrencilerin başkalarının sosyal medyayı kendilerinden çok daha fazla kullandığını düşündüğünü ortaya koyuyor. Oysa gerçekte böyle bir fark yok.

Toplumsal Yanılsama Döngüsünün Kırılması ve İlk Adımın Gücü

Kolektif suskunluğun yarattığı bu yapay duvarların yıkılması, sanıldığı kadar büyük toplumsal devrimler gerektirmiyor. Sosyologlar toplumsal normlardaki ani değişimlerin çoğu zaman tam da böyle bir anla başladığını söylüyor: Birinin sesini yükseltmesiyle diğerleri “ben de öyle düşünüyordum” demeye başlıyor ve saniyeler içinde algılanan çoğunluk tersine dönüyor. Kralın yeni kıyafetlerini ilk gören çocuk gibi. Çoğulcu cehaleti kırmak büyük bir cesaret gerektirmiyor aslında. Sadece ilk adımı atmak yeterli. Sorun şu ki herkes o ilk adımın kendine ait olmadığını düşünüyor.

Sınıflardaki çekingenlikten Princeton Üniversitesindeki kampüs deneylerine, iklim değişikliği anketlerinden sosyal medyadaki gürültülü azınlığın yarattığı illüzyonlara kadar pek çok alanda izleri görülen bu psikolojik fenomen, masaldaki çıplak kralı ifşa eden çocuk misali tek bir cesur sesin yükselmesiyle saniyeler içinde geçerliliğini yitirirken, toplumsal normların dönüşmesi ve gerçek çoğunluğun iradesinin tecelli etmesi için bireylerin sahte yalnızlık algılarından sıyrılıp o ilk adımı atması gerektiğini açıkça kanıtlıyor.

Muhabir: Betül Gökçe AKGÖL