Dünyanın modern karmaşasından tamamen izole bir hayat süren Hadza toplumu, insanlık tarihinin en saf halini günümüze taşımaya devam ediyor. Tanzanya’nın kuzeyindeki vahşi doğada varlıklarını sürdüren kabiledeki bu insanlar, yerleşik hayata geçmeyi reddederek binlerce yıl önceki ataları gibi göçebe bir düzeni benimsiyor. Ne bir tarlaları ne de evcilleştirilmiş hayvanları olan Hadzalar, tamamen doğanın sunduğu kaynaklarla hayata tutunurken bu topluluk, mülkiyet kavramının olmadığı eşitlikçi yapılarıyla modern toplumlara farklı bir pencere açıyor.
Toprağı İşlemiyor, Hayvan Beslemiyorlar
Hadza toplumunun yaşamında ne bir tarla ne de evcilleştirilmiş hayvan sürüleri bulunuyor. Yerleşik bir düzen kurmayan bu insanlar, geçimlerini tamamen doğanın sunduğu imkanlarla sağlıyor.
Bu toplumun beslenmeleri avladıkları yabani hayvanlar, ağaç kovuklarından topladıkları taze bal, doğada kendiliğinden yetişen meyveler ve çeşitli bitki köklerine dayanıyor.
Bu beslenme alışkanlığı insanlık tarihinin en eski dönemlerinden kalma bir miras niteliği taşırken Hadza toplumu bunu günümüze taşınmış oluyor.
Eşitlikçi ve Göçebe Bir Sosyal Düzen
Küçük ve hareketli gruplar halinde göçebe bir hayat süren Hadzalar, oldukça farklı bir toplumsal yapıya sahip.
Örneğin mülkiyet kavramının neredeyse hiç olmadığı bu toplulukta tam bir eşitlikçi düzen hakim.
Bununla birlikte modern dünya ile temas kursalar bile kendi kadim geleneklerini ve yaşam tarzlarını koruma konusunda büyük bir direnç gösteriyorlar.
Bilim Dünyası için Yaşayan Bir Hafıza
Bilim insanları, Hadza halkını insan evrimi ve toplumsal yapının kökenlerini anlamak için eşsiz bir kaynak olarak görüyor.
Beslenme şekillerinden sosyal bağlarına kadar her detay, insanlık tarihinin şehirlerde değil, doğrudan doğanın kucağında başladığını en yalın haliyle hatırlatıyor.




