Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni Jüpiter, büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşan yapısıyla diğer gezegenlerden ayrılmaktadır. Bununla birlikte gezegenin iç yapısı, gazlardan meydana gelen basit bir oluşumdan ibaret değildir. Atmosferin derinliklerinde artan basınç ve sıcaklık, hidrojenin fiziksel özelliklerini değiştirerek sıvı ve metalik hidrojen katmanlarının oluşmasını sağlar.
Jüpiter'in kütlesi, Güneş Sistemi'ndeki diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinden daha fazla olmasına karşın ortalama yoğunluğu Dünya'nınkinden daha düşüktür. Gezegenin bileşimini ve iç yapısını incelemek, bilim insanlarının gezegenlerin meydana gelen süreçlerini ve genç Güneş'i çevreleyen gaz ve toz diskinden nasıl büyüdüklerini anlamalarına yardımcı olur.
Hacim yönünden Jüpiter atmosferinin yaklaşık yüzde 86,2 oranında moleküler hidrojen ve yüzde 13,6 oranında helyum gazından, kalan bölümün ise eser miktarda metan, amonyak, su buharı ve hidrojen sülfürden oluştuğu ifade edilmektedir. Gezegenin Dünya gibi katı bir yüzeye sahip olmadığı, üst kısımdaki amonyak buzu bulutlarının altındaki basınç ve sıcaklık artışının gaz karışımını kademeli biçimde yoğun bir akışkana dönüştürdüğü kaydedilmektedir.
Milyonlarca atmosfer basıncına çıkan derinliklerde hidrojenin elektriksel olarak iletken olan metalik hidrojen formuna dönüştüğü ve Jüpiter'in olağanüstü güçlü manyetik alanını bu hareketli yapının beslediği belirtilmektedir. NASA'nın Juno uzay aracından sağlanan yerçekimi verilerinin, gezegenin merkezinde keskin sınırları olan sert bir çekirdek yerine ağır elementlerin hidrojen ve helyumla karıştığı dağınık bir çekirdek yapısına işaret ettiği bilinmektedir. Gezegen analistleri, bu karmaşık iç yapının Güneş Sistemi'nin erken dönemlerindeki gezegen oluşum süreçlerinin anlaşılmasında önemli bir rol oynadığını göstermektedir.




