Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) Türkiye Stratejik Teknoloji İnsan Kaynağı Programı çerçevesinde ilk yıl için belirlediği 550 kişilik kontenjanın 222’si yapay zeka ve akıllı sistemler, 144’ü bilişim teknolojileri, 108’i siber güvenlik, 76’sı ise donanım ve bilgisayar sistemleri alanlarına ayrıldı.
Bahse konu rakamlar, Türkiye’nin teknoloji politikalarında yapay zekâya verdiği önceliğin önemli bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu tercihin arkasında yalnızca yeni bir teknoloji trendi bulunmuyor. Yapay zekâ, giderek ülkelerin ekonomik gücünü, üretim kapasitesini ve teknolojik bağımsızlığını etkileyen stratejik bir alana dönüşüyor.
Yapay Zekâ Ülkelerin Stratejik Hedefleri Arasına Girdi
Dünyada yapay zekâ yatırımlarının hızla artması, ülkeleri yalnızca teknoloji geliştirmeye değil, bu teknolojileri geliştirecek insan kaynağını yetiştirmeye de yöneltiyor.
ABD ve Çin başta olmak üzere teknoloji alanında öne çıkan ülkeler, yapay zekâ modelleri, çip teknolojileri, veri altyapısı ve nitelikli insan kaynağı konusunda önemli bir rekabet içerisinde. Avrupa Birliği de yapay zekâ kapasitesini artırmayı stratejik hedefler arasında değerlendiriyor.
Bu tablo, yapay zekâyı yalnızca yazılım sektörünün konusu olmaktan çıkarıyor. Savunmadan sağlığa, finanstan sanayiye, ulaşımdan enerjiye kadar çok sayıda sektörün geleceği yapay zekâ kapasitesiyle doğrudan bağlantılı hale geliyor.
Nitelikli İnsan Kaynağı Belirleyici Olacak
Türkiye’nin 550 kişilik program kontenjanında en büyük payı yapay zekâ ve akıllı sistemlere ayırması bu açıdan dikkat çekici.
Çünkü yapay zekâ yarışında güçlü altyapıya sahip olmak kadar, bu altyapıyı geliştirecek mühendis, araştırmacı ve uzman insan kaynağına sahip olmak da belirleyici olacak.
Önümüzdeki dönemde ülkeler arasındaki rekabet, yalnızca daha gelişmiş yapay zekâ modelleri üretme kapasitesiyle sınırlı kalmayacak. Bu rekabetin en önemli unsurlarından biri, yapay zekâ teknolojilerini geliştirebilecek nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi olacak. Teknolojik yetkinliğin iktisadi değere dönüştürülmesi ve küresel rekabette kalıcı bir avantaj sağlanması da ülkelerin bu alandaki insan kaynağı kapasitesine bağlı hâle gelecek.
Bu nedenle yapay zekâya ayrılan 222 kişilik kontenjan, tek başına sayısal bir tercih olmanın ötesinde, Türkiye’nin küresel teknoloji yarışında insan kaynağını hangi alanlara yönlendirdiğini gösteren stratejik bir işaret niteliği taşıyor.




