Prof. Dr. Esat ARSLAN'ın 15 Ocak 2024 tarihli yazısı: İstanbul Güvenlik Zirvesi'nin Düşündürdükleri

Dillere pelesenk olan bir özdeyiş vardır, günlük hayatta çok da kullanırız “Dağ, fare doğurdu” ya da “Dağ, doğura doğura fare mi doğurdu” diye. Anımsadınız değil mi? Kısaca; çok büyük ve önemli bir sonuç, olgu ya da olay beklenirken sonucun, beklenenin çok altında kalması, hayal kırıklığı yaratan bir durumun ortaya çıkması anlamına gelir, bilirsiniz. Yeni kuşak gençler bu deyişi kısaca “Bu mu? Bu muydu” şeklinde vurguluyor ya gerçekten çarpıcı. Şimdi gelelim bu vecizeden mülhem sorumuza. Acaba İstanbul Güvenlik Zirvesi açıkça olmasa bile bu özdeyişi mi anımsatmaktadır. Ne dersiniz? Bir kere her şeyden önce söylemekte yarar var, sonuç belgesi yerine bir basın açıklaması ile yetinilmesi, umulanın, beklenilenin çok altında kaldığını da açıkça göstermektedir. Peki beklenilen neydi? Hem Irak’a hem de Suriye’ye aynı anda büyük bir kara harekâtının açıkça deklere edilmesi mi? Yoksa Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün milli güç unsurlarıyla teröre angaje edilmesiyle dünya meselelerinden uzak tutulması mı? Bence bu daha akla yatkın. Ancak Türk yazılı basın ve medyası bu konuya biraz Fransız kaldı. Malum Türk yazılı basın ve medyasının özenle uyduğu habercilik ilkesi “köpeğin insanı ısırması değil, insanın köpeği ısırmasıdır.” Böylesine büyük beklentilerin umulduğu günümüz ortamında bence basın açıklamasıyla yetinilmesi, uygun bir hareket tarzı olmuştur. Kuşkusuz olumlu bir açılım olmuştur, sevgili okurlar. Gelin şimdi bunu hep birlikte irdeleyelim.  

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının yaptığı basın açıklamasında; terörizmle mücadelenin, son terörist etkisiz hâle getirilinceye, Irak ve Suriye’deki terör bataklıkları tamamen kurutuluncaya kadar devam edeceğinin bildirilmesi tam bir kararlılık gösterisi olmuştur. Türkiye’nin bekasına yönelik tehditleri kaynağında engelleme, imha etme stratejisi çerçevesinde Bölücü Terör Örgütü (BTÖ)’nün çatı örgütlenmesi Dört Parçada Kürdistan’a yönelik KCK ile adlandırılması ve ABD’nin iki terör müttefiki Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile ‘Suriye PeKaKa’sı ile ilişkilendirilmesi ve destekçileriyle mücadelesini sürdürülmesi, Türkiye’nin hem ABD hem de İsrail’e karşı ortaya koymuş olduğu bir siyasi hedeftir. Bu konunun basın açıklamasında yer alması ve temellendirilmesinin, gelecekteki uluslararası hukuka göre mücadelede de bir zemin oluşturabileceği açıktır. Türkiye bu yapılandırmayı her ne pahasına olursa olsun akamete uğratmayı bir hedef olarak ortaya koyup ve kamuoyunun bilgisine sunması önemli ayırıcı özelliklerindendir. Yeri gelmişken bu konu üzerine gidilmesinin kararlılığı her şeyden öte Türkiye’nin bekasının ön koşuludur.

Basın açıklamasında yer alan “hangi bahaneyle ve sebeple olursa olsun güney sınırları boyunca bir ‘teröristan’ kurulmasına kesinlikle izin verilmemesi”, Türkiye’nin bir başka kararlılık gösterisidir. Kuşkusuz, 40 yılı aşkın bir süre uygulanan klasik güç kullanma modeli sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Benzer sorunlarla karşılaşan ülkeler de mücadeleyi başlangıçta benzer yöntemlerle yürütmüş, zaman içerisinde durumun daha karmaşık hâle gelmesiyle mücadeleyi “teröristle mücadeleden terörizmle mücadele zeminine” kaydırarak çok boyutlu mücadeleye geçmişlerdir. Terörün şiddet eylemleriyle başlaması nedeniyle başlangıçta silahlı güçle tepki gösterilmesi doğal olmakla birlikte mücadele gecikmeden çok boyutlu zemine taşınmıştır. Doğru bir yaklaşımla Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) ya da bir şekilde sadece “TSK, TERÖRİSTLE MÜCADELE ETMEMEKTE, sadece bataklığı kurutma işlevleriyle uğraşmamakta TC bütünüyle tüm millî güç unsurlarıyla TERÖRİZMLE MÜCADELE” etmektedir. Terörizmle mücadele, devletin bütün organlarıyla; millet, basın ve medya, TBMM çatısı altındaki partiler değil, Türkiye’de faaliyet gösteren bütün siyasi partiler, sivil inisiyatifin olmazsa olmazı STK’larla birlikte topyekûn bir mücadele olgusudur. Üzülerek ifade etmek gerekir ki bu konuda ne kadar başarılı olunduğu, bütünleşikliğin ne ölçüde sağlanabildiği tartışmalıdır.

Herkes tarafından kabul edilmektedir ki BTÖ neredeyse 7/24 ara vermeksizin yapılan operasyonlarla Türkiye içinde yok olma noktasına gelirken MİT tarafından icra edilen başarılı sınır ötesi operatif seviyedeki operasyonlar sonucunda çok ağır kayıplar vermiştir. Bu durum herkes tarafından kabul gören bir hakikattir. BTÖ, Suriye ve Irak sahasında köşeye sıkıştıkça örgütü yeniden ayağa kalkındırma, yeniden canlandırma girişimleri, ABD Merkezi Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) marifetiyle hız kazanmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti tarafından sıcak takip ve sınır ötesi harekâtları BM Kuruluş Antlaşması’nın ünlü 51’inci maddesi kapsamında ''doğal meşru müdafaa hakkı''na göre yürütülmektedir. Bir başka ifadeyle meşru müdafaa hakkının güçlendirici unsuru bölgeden gelen tehdit değerlendirilmek suretiyle Türkiye’nin Suriye ve Türkiye ile yürürlükteki ikili anlaşmaları çerçevesinde icra edilmektedir. Basın açıklamasında yer alan “Nerede bir terör tehdidi, kampı, sığınağı, oluşumu veya kümelenmesi varsa arkasında kim olduğuna bakılmadan, kalıcı olarak imha edilmesi temel bir önceliktir” ifadesi, bir meşru müdafaanın temel unsuru olup kesinlikle bir meydan okuma değildir. Oysa BTÖ’yü Reagan Doktrini kapsamında başta danışmanlık, eğitim ve istihbarat olmak üzere silah, araç, gereç, donanım ve mühimmat temini ile destekleyen ABD’nin yasadışı bu durumu yeni bir Nikaragua Davası’ndaki gibi bir savaş suçudur. Anımsanacağı üzere meşru müdafaa ve kimi unsurlarıyla ilgili emsal teşkil eden bu davada Uluslararası Adalet Divanı, ABD’nin muhalif (kontra) grupları eğiterek destekleyerek ve bunlara yardım ederek Nikaragua Cumhuriyeti’ne karşı iç işlerine karışmama yükümlülüğünü, kuvvet kullanımı içeren müdahalelerde bulunarak kuvvet kullanmama yükümlülüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir.  Aynı zamanda, El Salvador (ve Kosta Rika ile Honduras) herhangi bir yardım çağırısında bulunmadığı için de ABD’nin müşterek meşru müdafaa savunması kabul edilmemiştir. Dolayısıyla divana göre, ABD’nin müşterek meşru müdafaa iddiasıyla gerçekleştirdiği fiiller hukuka aykırı görülmüştür. Günümüzde de benzer şekilde hem Suriye ve Irak’ta hem de NATO’da müttefiki olan Türkiye’ye karşı tezgâhlamış olduğu husus, uluslararası hukukta yeni bir ‘Nikaragua Davası’dır.  Uluslararası hukukta bu durumun üzerine kararlılıkla gidilmelidir.

Öte yandan Türkiye’nin meşru müdafaa kapsamında ortaya koymuş olduğu sıcak takip ve sınır ötesi harekâtları Bush doktrini olarak ortaya kullanılan önleyiciliğe dayanan güç kullanımı da değildir. Malum, 11 Eylül 2001 tarihinde ABD’ye yapılan terör saldırılarından bir yıl sonra Bush yönetimi tarafından ilan edilen “Ulusal Güvenlik Stratejisi (National Security Strategy)” de ABD’nin belirli tehditlere karşı önleyici askeri hareketlere girişeceğini duyurması olmuştur. Oysa Türkiye’nin yapmış olduğu ise “doğal meşru müdafaa hakkı”dır, karıştırılmamalıdır. (2)

Bütün bunlardan sonra eğri oturup doğru konuşalım ve yerinde bir saptama yapalım. MİT’in MOSSAD’a yönelik ajan operasyonu ile istihbarat servisleri bakımından dünyadaki yeri sorgulanan İsrail; Yemen’de Husiler üzerine ABD ve İngiltere ile birlikte ortak hava harekâtının yapıldığı gün BTÖ‘yü bu operasyona angaje etmek suretiyle Gazze konusunda diplomasi alanında etkin faaliyetleri yürüten Türkiye’yi saf dışı etme girişimini sahneye koymuştur. Bu durum çarpıcı bir gerçektir.  O kadar ki İsrail, operasyon eğiticilerini Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi bölgesinde Süleymaniye’ye gönderip sızmayı gerçekleştiren BTÖ elemanlarına SİHA ve füzelere karşı sinyal bozma eğitimi vermiş olduğu teyit edilmiş bilgiler arasındadır. Bunun yanında ABD Merkez komutanlığı tarafından da güncel istihbaratın verilmiş olduğu da Türkiye’ye karşı ABD-İsrail’in ortak hamleleri olarak değerlendirilebilir.

Bütün bu açıklamalardan sonra önemle belirtmek gerekir ki Uluslararası Adalet Divanı, BM Antlaşması ve BM uygulamaları uluslararası sistemin işleyişinin adaleti açısından belirleyici bir potansiyeli de içinde barındırmaktadır. Hukuki düzenlemelerin siyasal amaçlar için kullanılmasının hukuksal ve siyasal düzeyde engellenmesi yönündeki çabalar, uluslararası düzendeki adil uygulamaların ve ilişkilerin gelişebilmesi açısından her zaman meşru bir zemine ihtiyaç bulunmaktadır, sevgili okurlar.

Dipnotlar:

(1) Aslan Gündüz, “Milletlerarası Hukuk”, İstanbul: Beta Yayınları, 2015, s. 163; Aktaran Ulaş Karadağ, “Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Göre Meşru Müdafaa Hakkı”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Malatya, Cilt:7 Sayı:2 Yıl 2016, s. 181

(2) Ulaş Karadağ, “Birleşmiş Milletler Antlaşması’na Göre Meşru Müdafaa Hakkı”, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Malatya, Cilt:7 Sayı:2 Yıl 2016, s. 183