Cengiz Ural'ın 24 Ağustos 2026 tarihli yazısı: Ankara’da Gastronomi Var mı?

Bazı şehirler deniziyle konuşur, bazıları meydanlarıyla… Bazıları ise kendisini bir sofranın etrafında anlatır. Tencerenin kapağı açıldığında geçmiş dile gelir; ekmek bölündüğünde hatıralar çoğalır. Çünkü bir şehrin mutfağı yalnızca yemeklerden oluşmaz. O mutfakta toprağın bereketi, iklimin huyu, göçlerin izi, bayramların neşesi ve kuşaktan kuşağa aktarılan aile sırları vardır.

Ankara’nın mutfağı da biraz böyledir.

Gürültü çıkarmaz, kendisini öne atmaz. Ağırbaşlıdır; tıpkı Ankara gibi… Lezzetini bağırarak değil, ağır ağır hissettirir. Belki de bu yüzden yıllarca Ankara’nın siyaseti konuşuldu, bürokrasisi konuşuldu, ayazı konuşuldu; fakat sofrası gerektiği kadar konuşulmadı.

Geçen gün Ankara Turizm Derneği Başkanı Berker Bülbüloğlu ile bir yemek masasında buluştuk. Masaya önce yemekler geldi, ardından Ankara…

Sohbet ilerlerken önümüze şu soru düştü:

“Ankara’da gastronomi var mı?”

Berker Bülbüloğlu hiç tereddüt etmeden cevap verdi:

“Ankara’nın çok köklü bir mutfağı var. Ama bu mutfağı görünür hâle getiremedik.”

Haklı…

Ankara tavası var mesela; aceleye gelmeyen, sabrı lezzete dönüştüren bir yemek. Ankara simidi var; rengi güneşte yanmış Anadolu toprağına, çıtırtısı eski Ankara sabahlarına benziyor. Beypazarı güveci, Çubuk turşusu, Kızılcahamam bazlaması, Kalecik Karası, Ayaş domatesi ve Ankara balı var. Biraz daha derine indiğinizde öllüğün körü, tamtak tiridi, inceğiz çorbası ve unutulmayı beklemeyen nice tarif çıkıyor karşınıza.

Ankara’nın sofrası boş değil; aksine o kadar dolu ki biz nereden başlayacağımızı bilememişiz.

Berker Bülbüloğlu, bu büyük mirasın turizme kazandırılması için önce Ankara’nın gastronomi hafızasının ortaya çıkarılması gerektiğini söylüyor. Evlerde saklanan tarifler bulunmalı, eski ustalar dinlenmeli, ilçelerin mutfakları kayıt altına alınmalı ve bu miras genç şeflerin hünerleriyle yeniden yorumlanmalı.

Çünkü gastronomi yalnızca karın doyurmaz; bir şehrin hafızasını da geleceğe taşır.

Anıtkabir’i, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni veya Ankara Kalesi’ni gezen ziyaretçi, günün sonunda hangi Ankara yemeğini tadacağını bilmelidir. Otellerin ve restoranların menülerinde bu şehrin imzası bulunmalıdır. Ankara’dan ayrılan insanın valizinde yerel bir ürün, damağında bir lezzet, zihninde ise başkent sofrasından sıcak bir hatıra kalmalıdır.

Kalecik’te bağ rotaları, Beypazarı’nda mutfak atölyeleri, Çubuk’ta üretim deneyimleri, Kızılcahamam’da köy sofraları kurulabilir. Büyükelçiliklerin katkısıyla Ankara, gastronomi diplomasisinin merkezi hâline gelebilir.

Yemek bittiğinde sorunun cevabı çoktan ortaya çıkmıştı:

Ankara’da gastronomi var mı?

Var.

Hem de kökü tarihe, dalları Anadolu’nun dört bir yanına uzanan büyük bir lezzet ağacı gibi…

Ankara’nın sofrası yıllardır kurulu.

Şimdi dünyayı bu sofraya davet etme zamanı.