Dr. R. Bülend KIRMACI'nın 22 Ağustos 2026 tarihli yazısı: Bütçe Açığından Üretim Ekonomisine

İlk sözüm şudur: Bütçe rakamları, yalnızca kamu maliyesinin değil, ekonominin genel işleyişinin de önemli göstergelerinden biridir.

Açalım...

Hazine ve Maliye Bakanlığı güncel verilerine göre merkezi yönetim bütçesi temmuz ayında yaklaşık 378 milyar TL açık verdi. Bütçe giderleri 1,8 trilyon TL'ye yaklaşırken, bütçe gelirleri yaklaşık 1,4 trilyon TL düzeyinde gerçekleşti. Yılın ilk yedi ayında ise bütçe açığı 1,3 trilyon TL'ye ulaştı. On iki aylık bütçe açığı da 2,1 trilyon TL düzeyinde bulunuyor.

Ekleyelim: Bu rakamları yalnızca muhasebe dengeleri içerisinde değerlendirmek eksik kalır!

Kapatalım...

Bütçe açığının “kalıcı biçimde azaltılması”, yalnızca kamu harcamalarının kısılması veya vergilerin artırılması “işi” değildir. Asıl mesele, ekonominin gelir yaratma kapasitesinin büyütülmesidir.

Ve bu girizgâhla ilgili son sözüm: Rakamları gerçekler belirler. Gerçekleri ise tercihler belirler...

Bütçe aslında “bir iş tutuştur”; işi tuttuğumuz yer fakirin cebidir. İzleyen satırlarda temellendireceğim...

Bütçeyi kapatmak değil, “yamamak”

Burada Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır tekrarladığı bir alışkanlığı da sorgulamak gerekiyor.

Bütçe açığı ortaya çıktığında -maazallah hiç ortadan kaybolmuyor- “açığın” nedenlerini yapısal olarak ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman bütçeyi “yamamaya” çalışıyoruz.

“Yamama” sözcüğünü sevmiyorum ama bilerek kullanıyorum.

Şöyle ki;

Ek vergiler, ücret ve maaşların enflasyon karşısında erimesi, çeşitli harçlar, cezalar ve özellikle trafik cezaları üzerinden gelir yaratılması... Bunların hiçbiri sağlıklı ve kalıcı bir kamu maliyesi politikasının yerine geçemez.

Çünkü bütçe açığını vatandaşın mevcut gelirinden daha fazla pay alarak kapatmaya çalışmak ile ekonominin yeni gelir üretme kapasitesini artırarak açığı azaltmak, siyah ile beyaz kadar farklı yollardır. İşte bu, tercihlerin kararları, kararların aritmetik gerçekleri - sonuçları - belirlemesidir...

Oysa doğru direksiyon, ekonominin üretken kapasitesini genişletmektir:

Tasarruf- yatırım- istihdam- üretim- dış satım = ulusal gelir artışı.

Tasarrufların üretken yatırımlara yönelmesi, yatırımların yeni ve nitelikli istihdam alanları oluşturması, istihdamın üretimi artırması ve artan üretimin iç pazarın yanı sıra dış pazarlara yönelmesi gerekir... O arada dış satım kapasitesindeki olası artış ise döviz gelirlerini, ulusal geliri ve sonuçta kamu gelirlerini güçlendirecektir. İşte yön tutarlılığı da budur. Doğru tercihler, güzel gerçekler!

Okul kitaplarında bile yazar: İşte böyle bir ekonomik döngü, bütçe dengesinin de daha sağlıklı ve kalıcı bir zeminde kurulmasına yardımcı olur.

Faiz yükü ve borçlanma

Bugünkü tabloda dikkatle izlenmesi gereken alanlardan biri de faiz giderleridir.

Temmuz ayında vergi gelirleri yıllık bazda yüzde 30 artarken, faiz giderlerinin yüzde 143 oranında artmış olması düşündürücüdür. Aynı ay faiz dışı denge 51,3 milyar TL açık vermiştir. Buna karşılık on iki aylık toplamda 483 milyar TL faiz dışı fazla bulunmaktadır. Yalancı bahardır!

Öte yandan, Hazine'nin son tahvil ihalelerinde de önemli miktarda yeni borçlanmaya gidilmiştir. Borçlanmanın kendisi kadar, bu borcun hangi maliyetlerle gerçekleştirildiği ve kaynakların hangi alanlarda kullanıldığı önemlidir.

Borçlanmanın maliyeti yükseldikçe bütçenin faiz yükü artmakta; kamu kaynaklarının üretken alanlara yöneltilebilme imkânı daralmaktadır.

Bu nedenle asıl mesele “ne kadar borçlandığımız” değildir.

Hangi maliyetle borçlandığımız, bu kaynakları nerede kullandığımız ve ekonominin gelecekte ne kadar yeni gelir üretebildiği / üretebileceği de en az borcun miktarı kadar önemlidir.

Türkiye'nin ihtiyacı şudur: Kamu maliyesinde disiplin ve kaynak kullanımında verimlilik artı yatırımı, istihdamı ve üretimi zayıflatmayacak bir ekonomik denge kurmak!

Doğru okunursa, doğru tutulur! Ve...

Her büyüme kalkınma değildir

İkinci önemli yanılgımız büyüme kavramına ilişkindir.

Bir ekonominin büyümesi, toplumun bütün kesimlerinin aynı ölçüde refaha kavuştuğu anlamına gelmez. Hatta büyüme, çok bozuk bir gelir dağılımının üzerine oturuyorsa mevcut eşitsizlikleri daha da büyütebilir.

Basitleştirerek söyleyelim:

Zengin iki kere zenginleşirken, yoksul iki kere yoksullaşabilir!

Çünkü başlangıç noktaları aynı değildir.

Parayı emme kapasitesi aynı değildir.

Paranın marjinal yararı da her gelir düzeyinde aynı biçimde tecelli etmez...

Statik olarak son derece bozuk bir gelir dağılımını veri kabul edip yalnızca ekonominin toplam büyüklüğünü artırmak, sosyal refah açısından yeterli değildir.

Mevcut durum neyse herkesin durumunu aynı oranda büyütmek (!), gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaz; tersine mutlak gelir farklarını daha da açabilir.

Sorunumuz yalnızca dikey müdahale değildir; derinlikli müdahale alanlarını belirlemek ve yatay olarak geniş kesimleri güçlendirecek önlemleri de düşünmektir...

Dolayısıyla büyümenin yalnız oranına değil, niteliğine ve nasıl paylaşıldığına da bakmak zorundayız.

Ve “Büyüme”, “kalkınma” ve refahın yaygınlaşması aynı şeyler değildir.

Üstelik büyümemiz hâlâ yeterince adil ve işlevsel olmayan; tabanı gerektiği ölçüde yaygınlaştırılamamış, kayıt dışılık ile vergi kayıp ve kaçağı sorunlarının önemini koruduğu bir vergi sisteminin üzerinde gerçekleşmektedir.

Vergi gelirlerinin artması elbette bütçe açısından önemli, ancak daha güçlü ve kalıcı olan, verginin oranlarını veya yükünü artırarak değil, verginin doğduğu ekonomik tabanı büyüterek kamu gelirlerini artırabilmektir.

Daha fazla yatırım yapan, daha fazla insanı istihdam eden, daha fazla üreten ve daha fazla dış satım gerçekleştiren bir ekonomi; yalnız şirketlerin ve çalışanların değil, devlet bütçesinin de gelir üretme kapasitesini büyütür.

Dolayısıyla;

Asıl soru(n)lar şunlardır:

Nasıl büyüdük? Kim büyüdü? Kim bu büyümeden ne kadar pay aldı? Büyüme yeni ve nitelikli istihdam yarattı mı? Üretimi ve dış satımı artırdı mı? Gelir dağılımını iyileştirdi mi? Vergi yükünü daha adil hale getirdi mi?

Bunlara olumlu cevap veremiyorsak, rakamsal büyümeyi toplumsal kalkınma ile eşitlememek gerekir... Simyadır!

Üretken ve adil bir ekonomik düzen

Ekonomi politikalarının temel hedeflerinden biri piyasanın istikrarını güçlendirmek olmalıdır.

Fiyat istikrarı, güven ortamı, makul finansman maliyetleri, yatırım yapılabilir bir ekonomik iklim, adil ve yaygın bir vergi tabanı ile üretken sektörlerin desteklenmesi aynı ekonomik bütünün parçalarıdır.

Ve de... Bütçe açığını küçültmenin en sağlıklı yollarından biri ekonominin kendisini büyütmektir.

Nasıl mı? Şöyle:

Yatırıma, istihdama, üretime, verimliliğe ve dış satıma dayanan; gelir dağılımını iyileştiren ve refahı toplumun daha geniş kesimlerine taşıyan nitelikli bir büyüme...

Sonuç olarak; Türkiye'nin ekonomik gündemini yalnız açıklar, borçlar, vergiler ve faizler üzerinden değil; bunları azaltabilecek üretim ve gelir yaratma kapasitesi üzerinden de tartışmak zorundayız.

Türkiye'nin ihtiyacı daha üretken, daha adil, daha dengeli ve yarattığı geliri daha geniş toplumsal kesimlere yayabilen bir ekonomidir.

Tekrar edelim: bütçe rakamlarını gerçekler belirler; gerçekleri ise tercihler...

Doğru tercihler, doğru kararlar; doğru kararlar da daha adil ve üretken bir ekonominin aritmetiğini yaratır