Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 10 Temmuz 2026 tarihli yazısı: Deliler, Siyasetçiler, Rastlantılar!..

Aziz Nesin bir öyküsünde şöyle yazar: Her şeyi dert edinen, kafasına takan bir adama psikolog şöyle öğüt verir; “Kolayı var… Git, siyasetçilerden birinin kanından kendi kanına aktar. Bir şeyin kalmaz; kendini de dahil hiçbir şeyi dert etmez hale gelirsin.”

Gülersiniz… Ama bir süre sonra gülmek zorlaşır. Çünkü bu mizahın içinde, bu memleketin en gerçek fotoğraflarından biri saklıdır.

Dert edenlerin yorulduğu, etmeyenlerin yükseldiği bir düzenin ince bir hicvidir bu.

Bir anekdot da benden… Partide tanıdığım, kamuoyunda ise ciddi araştırmacı kimliğiyle bilinen bir isimle asansördeyiz. Bir anda bana döndü ve dedi ki:

“Bülend Bey, biliyor musunuz?”

“Neyi?” dedim.

“Bu Türkiye’nin yarısı klinik delidir!”

İtiraf edeyim… Gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü orada bir teşhis değil, bir ruh hali konuşuluyordu. Finali şöyle bağladım:

“Kötü bir gün geçirmişsiniz sanırım… Kötü bir gün için en iyisi, onu bitirmektir.”

Ama asansörden indikten sonra düşündüm: Bu söz gerçekten sadece kötü bir günün ürünü müydü? Yoksa hepimizin zaman zaman içine düştüğü o büyük zihinsel yorgunluğun dışa vurumu muydu?

Bugün geldiğimiz noktada mesele bireysel akıl sağlığı değil. Mesele; aklın, ölçünün ve liyakatin sistem dışına itilmiş olmasıdır.

Bu yüzden ortaya çıkan tabloyu tarif ederken insanlar “delilik” gibi sert kavramlara sarılıyor.

Oysa ortada olan şey bir toplumsal savrulma halidir.

Memleket dediğimiz yapı, ne yazık ki giderek bir “yetenekler mezarlığına” dönüşme riski taşıyor. Çünkü yetenek var, birikim var, iyi niyet var… Ama bunları doğru yerde, doğru zamanda değerlendirecek bir sistem yok.

Böyle olunca da ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: İşini iyi yapanlar sistem dışında kalıyor, işi bilmeyenler ise sistemin merkezine yerleşiyor.

Ve... O eski türkünün dizeleri kulakta çınlıyor:

“Doktor hasta, ben hasta…”

Çünkü çözüm üretmesi gereken yapılar, bizzat sorunun bir parçası haline gelmiş durumda.

Kurumlar güven vermiyor, süreçler öngörülemiyor, kararlar tutarlılık taşımıyor.

Böyle bir ortamda birey ne yapar? Ya içine kapanır ya da her şeyi tiye alır. Biz ise çoğu zaman ikisini birden yapıyoruz.

Göç yolda düzülür” anlayışıyla yıllardır ilerliyoruz! Ama dürüst olalım; bu yolculukta düzelen bir şey yok.

Aksine, her adımda yeni bir düğüm atılıyor.

Plansızlık, günü kurtarma refleksi ve tesadüflere bırakılmış kararlar artık istisna değil, neredeyse kural haline gelmiş durumda.

Bu noktada da, yıllar önce Dr. Lütfi Doğan ile yaptığım bir sohbeti hatırlıyorum... Bana dönüp şöyle demişti:

“Bülend Bey, bu ülkede siyaset el yordamıyla ve tamamen tesadüflerle kişileri bir yere getirir… ya da getirmez.”

Bu cümleyi o gün bir tespit olarak dinledim. Bugün ise bir uyarı olarak görüyorum.

Çünkü tesadüflerle şekillenen bir sistem, yine tesadüflerle savrulur. Ve o savrulma başladığında, kimsenin kontrol edemeyeceği bir dalga oluşur.

Sonuçta dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz: Bu ülke elbette ne deliler ülkesidir ne de umutsuz bir coğrafyadır.

Ancak... Aklı sistemin dışına iten, liyakati tesadüflere bırakan bir düzenle ilerlemeye çalışırsanız; en sağlıklı zihinler bile bir süre sonra bu karmaşanın içinde yolunu kaybeder.

Belki de asıl mesele şudur:

Delilik, bazen bireyde değil; sistemin kendisinde başlar...

Ne dersiniz?