Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 14 Temmuz 2026 tarihli yazısı: Siyasette Değil Önce Ekonomide Yol Ayrımı!

Yaşadığımız, günlük tartışmaların, polemiklerin, seçim hesaplarının çok ötesinde bir meseledir.

Bir temel tercih arifesindeyiz!

Ve açık söyleyelim; bu tercih, yalnız bugünü değil, önümüzdeki 20–30 yılı belirleyecek kadar kritiktir.

Önümüzde iki yol var:

Ya savurganlık ve ithalat ekseninde, günü kurtaran ama geleceği ipotek altına alan bir ekonomiyle daha fazla borca batacağız…

Ya da tasarrufları yatırıma yönlendiren, bütçe disiplinini esas alan, istihdam yaratan ve vergi adaletini sağlayan bir modelle refah toplumu olma yoluna gireceğiz.

Bugün geldiğimiz noktada, ne yazık ki bir çıkmaz sokaktayız.

Bu sadece bir benzetme değil; rakamların, tabloların ve sahadaki gerçekliğin ortak sonucudur.

Merkez Bankası’nın net rezervlerinde uzun süredir gözlenen ve artık kronik hale gelen erime, ekonomideki kırılganlığın en somut göstergelerinden biridir.

Üstelik bu erime, lineer değil; adeta geometrik bir hızla gerçekleşmektedir.

Bunun yanında, ekonomide oluşan milyar dolarlık zararlar artık istisna değil, sistematik hale gelmiştir.

Kısa vadeli dış borcun büyüklüğü ise ayrı bir risk başlığıdır. Çünkü kısa vadeli borç, sadece borç değildir; aynı zamanda sürekli çevrilmesi gereken bir baskıdır. Bu da ekonomiyi her an dış şoklara açık hale getirir.

Daha çarpıcı olan ise şudur: Bir yandan dış borç artarken, diğer yandan bu yükü taşımak için başvurulan yöntemler toplumun geniş kesimlerini zorlamaktadır.

Enflasyon üzerinden maaşlar eritilmekte, dolaylı vergilerle bütçe dengesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yani sistem, bir anlamda kendi açıklarını vatandaş üzerinden kapatmaktadır.

Öte yandan, kamuoyunda sıkça tartışılan bir başka tablo da ortadadır: Seçilmiş bazı büyük şirketlerin vergi borçları defalarca affedilirken; küçük üretici, çiftçi ve esnaf banka borcu nedeniyle toprağını, işini, emeğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu tablo sürdürülebilir değildir.

Çünkü bir ekonomide adalet duygusu zedelenirse, sadece gelir dağılımı daha da bozulmaz; aynı zamanda üretim motivasyonu da ortadan kalkar.

İnsanlar çalışarak değil, sistem içinde ayrıcalık elde ederek ayakta kalmaya yönelir. Bu da uzun vadede ekonominin omurgasını çökertir.

Oysa çözüm bellidir.

Türkiye’nin yeniden üretim ekonomisine dönmesi şarttır.

Sanayi, tarım ve teknolojiyi birlikte ele alan; katma değer üreten; ithalata bağımlılığı azaltan bir model kaçınılmazdır.

Bunun için de devletin yönlendirici rolü, yani planlayıcı ve dengeleyici fonksiyonu yeniden güçlendirilmelidir.

Devletçilik burada ideolojik bir tercih değil, ekonomik bir zorunluluktur.

Çünkü piyasanın tek başına çözüm üretemediği, aksine dengesizlikleri derinleştirdiği bir noktadayız.

Bu nedenle kamu aklı, uzun vadeli hedeflerle devreye girmeli; yatırımları stratejik alanlara yönlendirmeli ve kaynak israfını önlemelidir.

Aynı şekilde, vergi sisteminin de köklü bir şekilde yeniden ele alınması gerekir. Evet bu konuda epey gayret var ancak yetmiyor!

Az kazananın çok, çok kazananın az ödediği bir yapı sürdürülemez.

Vergi adaleti sağlanmadan ne bütçe dengesi kurulur ne de toplumsal huzur sağlanır...

Sonuç olarak mesele şudur:

Türkiye bir tercihle karşı karşıyadır...

Ya borç, ithalat ve savurganlık ekseninde kırılgan bir ekonomiyle yol almaya devam edeceğiz…

Ya da üretim, tasarruf ve adalet temelinde güçlü bir ekonomik yapıya geçeceğiz.

Bu tercih, ertelenebilecek bir tercih değildir.

Çünkü siyaset oyalansa da, ekonomi beklemez.

Ve yanlış tercihler, en ağır bedelleri hepimize ödetir...