Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 17 Temmuz 2026 tarihli yazısı: Sosyal Morg!
Bedenin son istirahatgâhına aktarılmadan önceki bekleme odasıdır morg…
Sessiz, soğuk, hareketsiz.
Zamanın durduğu, hayatın çekildiği bir ara istasyon…
Bu girizgahla tüm vefat edenlere saygıyla eğilelim.
Ama bir de hayatın içinde, gözümüzün önünde duran başka bir “morg” var:
Sosyal morg!
Toplumlara bakınız…
İnsanlar gerçekten yaşıyor mu?
Yaşamak; sadece nefes alıp vermek değildir.
Yaşamak; özgürce doğayla bütünleşmektir.
Parkta yürüyebilmektir, ağaca dokunabilmektir, suyun sesini duymaktır.
Toprağa yabancılaşmadan, betonun içinde kaybolmadan var olabilmektir.
Yaşamak; bulduğunu tıkınmak ile açlık arasında savrulmak değildir.
Dengeli beslenirken, bir başkasının aç yatmadığını bilmektir.
Vicdanın da doymasıdır, sadece midenin değil…
Yaşamak; her şeye sahip olmaya çalışmak değildir.
En iyi yaptığın işle topluma katkı sunmak, insan kardeşine sevgi duymaktır.
Biriktirdiklerinle değil, ürettiklerinle değer kazanmaktır.
Yaşamak; kıskançlık, dedikodu ve yalan ticareti değildir.
Başkalarının emeğine saygı duymaktır.
Gerçeğin bilgisinden ayrılmamaktır.
Yaşamak; hedonit bir telaşla bedenin tüm arzularını doyurmak değildir.
Hakkına razı olup, kimseyi incitmeden mutluluğu çoğaltabilmektir.
Yaşamak; "sahip oldukça köleleştiğini" bildiğin halde mal yığmak değildir.
Özgür iradenle kimsesize, yetime, öksüze el uzatmaktır.
Yaşamak; inancı bir gösteriye dönüştürmek değildir.
İnancını, insanlar için iyi ve güzel olanı yaparak yaşamaktır.
Şimdi duralım…
Ve kendimize soralım:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz?
Yoksa sadece “yaşıyormuş gibi mi yapıyoruz?”…
Delicesine koşturuyoruz.
Tüketiyoruz, biriktiriyoruz, rekabet ediyoruz…
Ama paylaşmıyoruz.
Almak istiyoruz, vermeden…
Kazanmak istiyoruz, emek dermeden…
Boş zaman yaratıp, onu da hoyratça tüketiyoruz.
Bu bir hayat değil…
Bu, ağır ağır donmuş bir bilinç hâli…
Adeta bir sosyal morg düzeni!
O hâlde sormak gerekir:
Nerede hata yaptık?
Eğitim sisteminde mi?
Aile yapısallığının okunmasında mı?
Kamu düzeninde mi?
Medyada mı?
Ödül ve ceza mekanizmalarında mı?
Belki her biri biraz…
Belki de hepsi birden derin bir arızanın parçası…
Nihayet önemli olan:
İnsanı doğallaştıran, doğayı insancıllaştıran bir düzeni kurmak zorundayız.
İnsanın insanla, doğayla ve kendi vicdanıyla barıştığı bir yaşam…
Ve işte o zaman;
Sosyal morgdan çıkıp, gerçek hayata döneriz.
Ve o zaman işte;
veda vakti gelene kadar,
sadece “yaşamış” değil,
insanca yaşamış oluruz…