Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 28 Ağustos 2026 tarihli yazısı: Keşke Yağmur Herkesin Kalbini de Yıkasa!

Bu sabah Sarıyer'den yağmurlu görüntüler gördüm.

Gökyüzü kapalıydı. Deniz, kıyılar, Tarabya, İstinye, Sarıyer...

Her şey kendi halindeydi, ben biraz kendimden geçtim.

Kendimden vazgeçmediğimin kanıtıdır “yazmak”; oturdum, içimden geçenleri size yazdım...

“Keşke yağmur herkesin kalbini de yıkasa!”

Böyle diyordu o VTR'de...

O cümle geldi; zihnimin kapılarını açtı.

Babamı düşündüm.

Annemi düşündüm.

Çocukluğumu düşündüm.

Mutlu günlerini... Mutsuzluklarını da...

Evlerin dışarıdan görünen haliyle içeride yaşanan hayatın ne kadar başka olabileceğini düşündüm.

Sonra 1969'a gittim... Venedik'e... Çocuk belleğimin nedense hayatımın en mutlu günlerinden biri olarak sakladığı o güne...

O gün de yağmur vardı...

Ve döndüm Sarıyer'e...

Çocukluğumuzda Sarıyer'e gitmenin küçücük mutluluklarını düşündüm.

Yol üstünde Kireçburnu'nda yenilen bir poğaçayı.

Denizin kokusunu.

O kısa yolculukların “yolculara” verdiği heyecanı.

Bugün aynı poğaçayı bulabilir miyiz bilmiyorum.

Ama mesele “poğaça” değil.

Acaba aynı sevinci bulabilir miyiz?

Biz ne zaman, ne ara böyle bir topluma dönüştük?

Ne zaman insanın değeri karakterinden çok sahip olduklarıyla ölçülmeye başladı?

Ne zaman çocuklarımız geleceklerini hayal etmek yerine geleceklerinden endişe etmeye başladı?

Ekonomik kriz içindeyiz, sosyal kriz içindeyiz...

Eğitim giderek daha fazla paraya bağlı hale geliyor.

Sağlık hizmetleri de öyle...

Dahası, yalnız bugünü değil, geleceği de kaybetmeye başladık.

Asıl tehlike ise “alışmak”.

Daha da büyük tehlike, “kanıksamak”.

Haksızlığı kanıksamak.

Kabalığı kanıksamak.

Yalanı kanıksamak.

Yoksulluğu kanıksamak.

Başkalarının acısını kanıksamak.

Başarı ve liyakat yerine kayırmacılığı; üretmek yerine emeksiz “kazanmayı” kanıksamak...

Kâbuslar içindeyiz, korku filmi çeviriyoruz; üstelik senaristi de biziz, oyuncusu da, izleyeni de...

Ve ama...

Sonra bir sabah yağmur yağar!

Sarıyer'in üzerine.

Denizin üzerine.

Çocukluğumuzun üzerine.

Ve insan bir an durup kendisine sorar:

Biz neyi kaybettik?

Eski aşklar gerçekten daha mı güzeldi bilmiyorum.

İnsan belleği geçmişin bazı köşelerini parlatıyor da olabilir.

Ama eski bir kelimeyi özlediğimi biliyorum:

Vefa.

İnsana vefa.

Emeğe vefa.

Dostluğa vefa.

Aşka vefa.

Doğaya,

Tanrı sevgisine vefa.

Bilgiye, sanata, öğretmene, ustaya vefa.

Ve bizden önce yaşamış insanların bize bıraktığı ülkeye vefa.

Yağmur!

Herkese eşit yağar aslında...

Çatıları, kaldırımları, ağaçları temizler.

Ama keşke bazen bizi de yıkayabilse.

Kibirlerimizi.

Açgözlülüğümüzü.

Başkalarının acısına karşı geliştirdiğimiz kayıtsızlığı.

Keşke insanların birbirinin yüzüne bakabildiği bir toplum olsak...

Bakarken yüzlerimize, yüreklerimize dokunsak...

Çocuğunun, gençlerinin geleceğinden korkmadığı,

yaşlısının yük sayılmadığı,

öğretmeninin yoksullaştırılmadığı,

bilim insanının susturulmadığı,

sanatçısının yalnız bırakılmadığı;

ekmeğini yapanın ekmeğine, işini yapanın emeğine hile katmadığı bir toplum...

Türkiye, Türkiye olsa!

Belki bütün mesele budur.

Bu sabah Sarıyer'e yağmur yağıyordu.

Ben ekrana bakarken yıllar geçti önümden.

Babam geçti.

Annem geçti.

Çocukluğum geçti.

Venedik geçti.

Sarıyer geçti.

Artık geri getiremeyeceğim insanlar ve bir daha aynı biçimde yaşayamayacağım günler geçti.

İnsan geçmişi geri getiremiyor.

Ama geleceğin nasıl bir yer olacağı konusunda belki bir miktar söz hakkımız var.

Yeter ki kalbimizin kirlenmesine razı olmayalım.

Yağmurlar sokakları yıkar.

Yağmurlar bize, hepimize, “temiz kalması gereken bir yerimiz” olduğunu hatırlatır:

Vicdan!