Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 8 Mayıs 2026 tarihli yazısı: Çağına Yenilen İnsan...
İnsan: en büyük bilinmezlik, en değerli varlık; bazen kalabalıklar içinde yalnızlık!
"İnsan" bilim, teknoloji, üretim, şehirler, üniversiteler, sanat eserleri ile yüce!
Savaşlar, yıkımlar ve kendi türüne karşı işlediği bitmeyen suçlar ile cüce!
Günümüz, bu iki akışın belki de en sert biçimde çarpıştığı bir dönem...
Teknoloji hızla ilerliyor, fakat insanın iç dünyası aynı hızla derinleşmiyor.
İşte 'çağımızın' büyük çelişkisi burada yatıyor:
"İnsan" gelişti; geliştirdi, ama "insanlık" gelişemedi.
Oysa, bir zamanlar toplumların omurgasını oluşturan değerler vardı.
Gözlerinizi kapayın, gönül kapınızı aralayın ve 'hatırlayın'!
Emeğe saygı, paylaşma, dayanışma, merhamet...
Bunlar yalnızca ahlâki öğütler, hasretler de değildi; toplumların ayakta kalmasını sağlayan sessiz kurallardı.
Bugün ise bu değerlerin yerini çoğu zaman başka kavramlar aldı: rekabet, hırs ve sınırsız tüketim...
"Başarı" artık çoğu zaman insanın ne kadar ürettiğiyle değil, ne kadar sahip olduğu ile ölçülüyor.
Servet belli ellerde toplanırken, yoksulluk dünyanın büyük bölümünde kronik bir gerçeklik hâline geliyor.
İnsanlar, daha çok kazanmak için daha çok çalışıyor, daha çok çalıştıkça daha az yaşıyor!
Erich Fromm yıllar önce bu çelişkiyi berrak bir şekilde ortaya koymuştu.
Ona göre insanlık iki yol arasında sıkışmıştı: “sahip olmak” ve “olmak.”
Sahip olmak; biriktirmek, kontrol etmek ve tüketmek üzerine kurulu bir yaşam biçimidir.
"Olmak" ise üretmek, yaratmak, paylaşmak ve sevmek üzerine kurulur.
"Modern insan" çoğu zaman ilk yolu seçti.
Daha çok şeye sahip olmayı, daha çok insan olmaya tercih etti.
Bunun sonucu yalnızca ekonomik eşitsizlik değildir. Aynı zamanda ruhsal bir yoksullaşmadır.
Parası olan ruhu olmayan insanlar aramızda dolaşmaktadır.
Dahası bu genel iklim siyasi, iktisadi, kültürel kuralları koymaktadır...
İnsanoğlu doğaya hükmetmeyi öğrenmiş, fakat kendi doğasına söz geçirmeyi öğrenememiştir.
'Öfke' hâlâ insanın en kolay başvurduğu duygudur. 'Hırs' hâlâ insanın en hızlı harekete geçen dürtüsüdür. "Güç arzusu" hâlâ aklın önüne geçebilmektedir.
Bu nedenle insanlık, biyolojik olarak en gelişmiş tür olmasına rağmen tuhaf bir çelişki taşır:
Ölümlü olduğunu bile bile hemcinslerini öldüren tek canlı yine insandır.
Savaşlar bunun en acı örneğidir.
(İnsanlar, birkaç yıl sonra kendilerinin de öleceğini bilirken milyonlarca insanın hayatını yok eden savaşlara girebilmektedir.)
Bu trajedi yalnızca politik bir mesele değildir; aynı zamanda insanın kendi içindeki karanlığın tezahürüdür.
Doğa ile ilişkimiz de benzer bir trajedi taşıyor...
İnsan, ormanları yok eder, nehirleri kirletir, toprağı tüketir.
Sonra iklim krizleri, kuraklık ve felaketler karşısında şaşkınlık yaşar.
Şaşırmaya şaşmamak akıl ister; akıl, nadasta, vicdan, iflastadır.
Elbette, insanlık tarihi yalnızca yıkımın tarihi değildir.
Aynı zamanda vicdanın, bilimin, sanatın ve dayanışmanın da tarihidir.
İnsan, yıkıcı olduğu kadar yaratıcıdır da.
"Sorun" belki de şudur:
İnsanlık maddi olarak hızla ilerlerken, ahlâki ve kültürel gelişimini aynı hızla sürdürememiştir.
Bu nedenle çağımızın asıl meselesi teknolojik değil, insani bir meseledir.
İnsanın yeniden kendisini hatırlaması gerekiyor.
Üretmenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda insani bir değer olduğunu hatırlaması gerekiyor.
Sevmenin yalnızca romantik bir duygu değil, toplumsal bir güç olduğunu hatırlaması gerekiyor.
Paylaşmanın bir zayıflık değil, medeniyetin temeli olduğunu yeniden kavraması gerekiyor.
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü sahip olduklarında değil, ürettiğinde ve sevdiğinde ortaya çıkar.
Evet, temel soru şudur:
İnsan daha adil, daha üretken ve daha merhametli bir toplumda yaşayabilir mi?
Yanıt aslında insanın kendi elindedir.
Çünkü insanlık ya hırsın, öfkenin ve yıkıcılığın çağında kaybolacaktır; ya da üretmenin, paylaşmanın ve sevmenin yolunu yeniden keşfedecektir.