Hüseyin ALPASLAN'ın 24 Nisan 2026 tarihli yazısı: 24 NİSAN: TEK YÖNLÜ HAFIZAYA KARŞI BELGELERİN TANIKLIĞI
Her yıl 24 Nisan’da servis edilen diaspora ve Batı merkezli anlatı, tarihsel süreci genellikle tek bir çerçeveye indirgemektedir. 1890’lı yılların "başlangıç", 1915 yılının ise "nihai aşama" olarak takdim edildiği bu yaklaşım, kesintisiz bir imha planı algısı oluşturmayı hedeflemektedir. Oysa tarihî vesikalar, bu lineer okumanın ötesinde; olayların çok daha karmaşık, dönemin ağır şartları içerisinde mütalaa edilmesi gereken çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunu kanıtlamaktadır. Kısa süre evvel yayımlanan “Ermeni İddialarına Tarihî Reddiye” adlı eserimde, 1894-1896 hadiselerini ve 1915 tehciri sürecini doğrudan arşiv kayıtları ışığında ele alarak, her yıl tekrarlanan iddialara ilmî bir cevap vermiştim.
1915 yılına gelindiğinde, bilhassa Van’da sirayet eden isyan dalgası ve genişleyen güvenlik tehdidi, Osmanlı yönetimini olağanüstü tedbirler almaya mecbur bırakmıştır. Dâhiliye Nezareti tarafından 24 Nisan 1915 tarihinde 14 vilayet ve 10 mutasarrıflığa gönderilen gizli genelge; Ermeni komitelerinin faaliyetlerini durdurmayı ve devlet güvenliğini sarsan unsurları kontrol altına almayı amaçlamıştır. Bu kapsamda komite merkezlerinin kapatılması ve elebaşlarının tevkif edilmesi gibi güvenlik odaklı adımlar atılmıştır. Dikkat çekicidir ki; aynı genelgede Müslüman-Ermeni çatışmalarının önlenmesine yönelik hassasiyet de sarih bir biçimde vurgulanmıştır.
İstanbul’da icra edilen tutuklamalar, bireysel bir cezalandırma değil; doğrudan örgütlü yapılarla bağlantılı unsurlara yönelik bir "güvenlik refleksi"dir. Başlangıçta 235 kişi ile sınırlı olan bu süreç, komitacı faaliyetlerin derinliği anlaşıldıkça genişlemiş ve 24 Mayıs 1915 itibarıyla sayının 2.000’in üzerine çıktığı görülmüştür. Bu kişilerin Ankara, Ayaş ve Çankırı gibi bölgelere gönderilmesi, aslında bir "zorunlu ikamet" uygulamasının başlangıcıdır.
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın en buhranlı safhalarında çok sayıda cephede beka mücadelesi verirken; cephe gerisindeki Ermeni komitelerinin Rus ordusuyla girdiği iş birliği, devletin güvenlik algısını kökten sarsmıştır. Nitekim 27 Mayıs 1915’te kabul edilen ve kamuoyunda “Tehcir Kanunu” olarak bilinen düzenleme, bu güvenlik kaygılarının hukuki bir zemine oturtulmasıdır. Bu geçici kanun, orduya; güvenliği tehdit eden unsurları savaş sahasının dışına sevk etme yetkisi tanırken, uygulama sürecindeki olası suistimaller için askerî yargı mekanizmasını da devreye sokmuştur.
Bugün “soykırım” iddiası, bu tarihsel bağlamdan koparılarak mutlak bir hüküm haline getirilmek istenmektedir. Oysa sağlıklı bir tarih okuması; savaşın dayattığı şartlar, isyan hareketleri ve devletin bekasını koruma gayesiyle aldığı tedbirler bir bütün olarak değerlendirilmeden yapılamaz. Burada asıl mesele tarihî olayların kendisi değil, bu olayların seçilmiş ve ideolojikleştirilmiş yorumlarıdır.
“Ermeni İddialarına Tarihî Reddiye” eserimizde de altını çizdiğimiz üzere; tarihî hakikat ancak Osmanlı arşivleri, yabancı diplomatik raporlar ve saha gözlemlerinin mukayeseli analiziyle tecelli eder. 24 Nisan bu yönüyle yalnızca bir anma günü değil; hangi verilerin kasıtlı olarak seçilip hangilerinin dışarıda bırakıldığını sorgulamak için bir eşiktir. Zira tarih, peşin hükümler vermek için değil; belgelerin konuşmasına izin vererek gerçeği anlamak içindir.