Hüseyin ALPASLAN'ın 29 Ocak 2026 tarihli yazısı: EMPERYAL VAATLER, KULLANILAN KİMLİKLER: ERMENİLER VE KÜRTLER
Tarih, yalnızca geçmişin kaydı değil; aynı zamanda geleceğin ihmal edilmiş uyarı levhasıdır. Ne var ki, bu levhalar çoğu zaman ya görmezden gelinir ya da kasıtlı biçimde örtülür. Osmanlı Devleti’nin son döneminde Ermeni isyanları üzerinden işletilen dış müdahale mekanizmaları ile günümüzde Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler arasında kurulan paralellikler, bu tarihsel sürekliliği açık biçimde ortaya koymaktadır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında Adana, Zeytun, Haçin, Urfa, Şebinkarahisar ve nihayet Musa Dağı gibi merkezlerde vuku bulan Ermeni isyanları, yalnızca yerel huzursuzlukların değil; büyük güçlerin bölgesel hesaplarının sahaya yansımış biçimiydi. İngiltere ve Fransa başta olmak üzere İtilaf Devletleri, bu ayaklanmaları insani söylemlerle perdelemiş; ancak fiiliyatta askerî, siyasî ve stratejik çıkarlarını tahkim edecek bir kaldıraç olarak kullanmıştır. Örneğin 1915 yılında Musa Dağı’ndan gerçekleştirilen tahliyeler, bir “merhamet operasyonundan ziyade, Doğu Akdeniz’de nüfuz tesis etme iradesinin tezahürüydü.
Savaşın ardından İngiltere ve Fransa tarafından Ermeni unsurlara verilen vaatler (bağımsızlık, himaye, siyasal statü) şartlar değiştiğinde hızla buharlaşmıştır. Millî Mücadele’nin başarıya ulaşmasıyla birlikte, Anadolu’da tutunamayacaklarını anlayan emperyal güçler, bir zamanlar teşvik ettikleri, silahlandırdıkları ve “geleceğin müttefiki” olarak sundukları Ermeni gruplarla bağlarını sessizce koparmışlardır. Geriye, ağır bedeller ödemiş, kullanıldığını geç fark etmiş ve yalnız bırakılmış bir topluluk kalmıştır.
Bugün Suriye sahasında yaşananlar, bu tarihsel şemanın güncellenmiş bir versiyonundan ibarettir. ABD’nin bölgedeki Kürt unsurlarla kurduğu ilişki, söylem düzeyinde “müttefiklik” ve “koruma” kavramlarıyla süslenmiş; fiiliyatta ise geçici askerî ihtiyaçlara bağlı pragmatik bir angajman olarak şekillenmiştir. Şartlar değiştiğinde, küresel dengeler farklılaştığında, vaatlerin yeniden gözden geçirilmesi, hatta tamamen rafa kaldırılması kaçınılmaz olmuştur.
Burada esas mesele, etnik kimlikler değildir. Asıl mesele, büyük güçlerin bu kimlikleri tarih boyunca nasıl araçsallaştırdığıdır. Emperyal siyaset, dostluk değil menfaat üretir; sadakat değil kullanım süresi tanır. Bu gerçeği zamanında dile getirenler ise çoğu kez ağır bedeller ödemiştir. Hrant Dink’in uyarıları da Uğur Mumcu’nun kalemle açığa çıkardığı ilişkiler ağı da tam olarak bu noktaya temas ediyordu: Dış güçlerin “koruyucu” dili ile sahadaki gerçek niyetleri arasındaki uçuruma.
Bugün yapılması gereken, geçmişin trajedilerinden yeni mağduriyetler üretmek değil; aynı hataların tekrarına engel olacak tarih bilincini inşa etmektir. Zira emperyal vaatler değişir, aktörler farklılaşır; fakat yöntemler büyük ölçüde aynı kalır. Tarih, kandırılan toplulukların değil, ders çıkaran toplumların lehine işler.
Bu nedenle hem geçmişte Ermenilerin yaşadıkları hem de günümüzde bölgedeki Kürt unsurların karşı karşıya kaldığı durum, tek bir hakikati işaret etmektedir: Kendilerini başkalarının stratejik ajandalarına emanet edenler, er ya da geç o ajandadan silinir.