Hüseyin Alpaslan'ın 28 Şubat 2026 tarihli yazısı: CUMHURİYET: SANDIK MI, KÜLTÜR DEVRİMİ Mİ?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, yalnızca monarşik bir yönetim biçiminden cumhuriyetçi bir rejime geçiş olarak değerlendirilmemelidir. Bu yaklaşım, Cumhuriyet’i dar anlamda bir anayasal ve siyasal değişim sürecine indirgerken, onun asıl kurucu niteliğini oluşturan kültürel, toplumsal ve zihinsel dönüşüm boyutunu göz ardı etmektedir. Oysa Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden devralınan siyasal yapının basit bir revizyonu değil; modern ulus-devlet inşasına yönelik kapsamlı bir medeniyet projesidir.

Eğer Cumhuriyet yalnızca bir rejim değişikliği olsaydı, Osmanlı’nın bürokratik, hukuki ve toplumsal kurumları büyük ölçüde muhafaza edilir; yalnızca hanedan egemenliğinin yerini seçimle gelen bir yönetim alırdı. Ancak tarihsel süreç bunun aksini göstermektedir. Hukuk sisteminden eğitim politikalarına, kamusal alandan birey-devlet ilişkisine kadar uzanan geniş bir alanda köklü bir yeniden yapılanma gerçekleştirilmiştir. Bu yönüyle Cumhuriyet, bireyi “tebaa” ya da “kul” statüsünden çıkararak, hak ve sorumluluk sahibi “yurttaş” kimliğini inşa etmeyi hedeflemiştir.

Türk Devrimi, düşünsel kaynaklarını büyük ölçüde Fransız Devrimi’nin evrensel ilkelerinden almış; ancak bu ilkeleri birebir taklit etmek yerine, Anadolu’nun tarihsel, sosyolojik ve kültürel koşullarına uyarlamıştır. Bu durum, Cumhuriyet’in taklitçi değil, sentezci ve özgün bir karakter taşıdığını göstermektedir. Laiklik, hukukun üstünlüğü, ulusal egemenlik ve kamusal eğitim gibi temel ilkeler, bu sentezin kurumsal yansımalarıdır. Dolayısıyla Cumhuriyet, yalnızca siyasal iktidarın meşruiyet kaynağını değiştirmemiş; aynı zamanda toplumsal yaşamın normatif çerçevesini yeniden tanımlamıştır.

Karşılaştırmalı bir perspektiften bakıldığında, Türkiye’deki dönüşümün özgünlüğü daha net biçimde ortaya çıkmaktadır. İran’da farklı dönemlerde yaşanan rejim değişiklikleri, büyük ölçüde iktidar yapısının el değiştirmesiyle sınırlı kalmış; toplumsal ve kültürel alanlarda süreklilik büyük ölçüde korunmuştur. Çin’de Mao döneminde gerçekleştirilen devrim ise, kültürel alanı derinden dönüştürmeyi amaçlamış; ancak bunu sert ideolojik dayatmalar ve zorlayıcı yöntemlerle gerçekleştirmiştir. Rusya’daki Bolşevik Devrimi ise esasen siyasal ve ekonomik yapıyı dönüştürmüş, kültürel ve gündelik yaşam pratiklerine nüfuzu sınırlı ve çoğu zaman dolaylı olmuştur. Türk Devrimi’ni ayırt eden temel unsur, kültürel dönüşümü uzun vadeli ve kurumsal bir modernleşme projesi olarak ele almasıdır.

Günümüz Türkiye’sinde yaşanan siyasal ve toplumsal tartışmaların önemli bir bölümü, Cumhuriyet’in bu kurucu felsefesinin nasıl anlaşılması gerektiği noktasında yoğunlaşmaktadır. Cumhuriyet’i yalnızca sandık ve çoğunluk iradesi üzerinden tanımlayan anlayış ile onu laiklik, hukuk devleti, kamusal eğitim ve kültürel dönüşüm temelinde ele alan yaklaşım arasındaki gerilim, hâlen güncelliğini korumaktadır. Oysa demokrasi, salt seçim mekanizmalarından ibaret değildir; hukuki güvenceler, kurumsal denge-denetleme mekanizmaları ve ortak bir siyasal kültürle anlam kazanır. Bu unsurların zayıfladığı bir ortamda, sandık demokratik bir düzen üretmekte yetersiz kalır.

Cumhuriyet’in kültürel boyutunun en çok tartışıldığı alanlardan biri laikliktir. Laiklik, yalnızca din ile devletin kurumsal ayrımını ifade eden teknik bir ilke değildir; bireyin inanç karşısında özgürleşmesini, kamusal alanın rasyonel ve eşitlikçi bir zeminde yeniden düzenlenmesini amaçlayan kültürel bir çerçevedir. Laikliğin günümüzde dar bir güvenlik meselesi ya da kimlik çatışması ekseninde ele alınması, Cumhuriyet’in kültür devrimi niteliğinin yeterince kavranamadığını göstermektedir.

Bu noktada temel soru şudur: Cumhuriyet’in kurucu kuşağı tarafından atılan bu köklü adımlar, sonraki kuşaklar tarafından ne ölçüde içselleştirilmiş ve sürdürülmüştür? Kültür devrimleri, doğaları gereği süreklilik gerektirir. Eğitim politikaları, hukuk sistemi ve kamusal dil bu sürekliliği taşıyamadığında, devrimler zamanla biçimsel birer tarihsel referansa dönüşür. Günümüzde yaşanan siyasal ve toplumsal gerilimler, büyük ölçüde bu süreklilik kopuşunun yansımaları olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak Cumhuriyet, kendi kendine ayakta kalan ve otomatik olarak sürdürülebilen bir yapı değildir. Her kuşakta yeniden anlaşılması, tartışılması ve yeniden üretilmesi gereken bilinçli bir kültürel tercihtir. Sandık, demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur; ancak sandığın anlamını ve işlevini belirleyen, onu kuşatan hukuki ve kültürel zemindir. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu temel mesele, Cumhuriyet’in varlığı değil; hangi değerler ve hangi kurucu felsefe çerçevesinde yaşatılacağı sorusudur.