Hüseyin ALPASLAN'ın 24 Mart 2026 tarihli yazısı: Ümmet Söylemi mi, Millî Gerçeklik mi?
Son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle İran’ın Siyonizm karşısındaki tutumu ve direnişi üzerinden yapılan tartışmalar, İslam dünyasında uzun süredir var olan bir soruyu yeniden gündeme taşımaktadır: Ümmet bilinci gerçekten ne kadar geçerlidir?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca teorik değil, aynı zamanda güncel jeopolitik gelişmeler üzerinden de okunmalıdır. Nitekim son süreçte, İran ile ABD ve İsrail arasında yaşanan savaş ortamında, birçok Arap ülkesinin doğrudan ya da dolaylı biçimde ABD ve İsrail’e yakın bir pozisyon aldığı görülmektedir. Bu durum, bölge ülkelerinin dış politikalarını dinî aidiyetlerden ziyade güvenlik kaygıları, rejim istikrarı ve stratejik çıkarlar doğrultusunda şekillendirdiğini ortaya koymaktadır. Özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere bazı Arap devletlerinin, İran’ı bir “tehdit unsuru” olarak algılayarak ABD ve İsrail ile aynı diplomatik veya güvenlik zemininde buluşabilmesi, ümmet söyleminin pratikte sınırlı bir karşılık bulduğunu göstermektedir.
Aslında ümmet bilinci gerçekten ne kadar geçerlidir? Sorusu yeni değildir. Kökleri I. Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanır. Osmanlı Devleti’nin ilan ettiği cihat çağrısına verilen tepkiler, İslam dünyasının homojen bir yapı olmadığını açıkça göstermiştir. Hindistan ve Afganistan gibi bazı bölgelerde bu çağrı karşılık bulurken, Arapların yoğun olduğu coğrafyalarda farklı siyasi tercihler öne çıkmıştır. Özellikle Arap İsyanı, tarihsel hafızada önemli bir kırılma noktası olarak yer almıştır. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde atılan adımlar, din ve siyasetin sınırlarını yeniden tanımlamayı amaçlamıştır. Ancak özellikle 1945 yılından sonra bu ilişkinin farklı biçimlerde yorumlandığı, halkın saf inancının rant olarak kullanıldığı süreçler yaşanmıştır.
Bu noktada meselenin duygusal değil, tarihsel gerçeklikler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Zira uluslararası ilişkilerde belirleyici olan çoğu zaman dinî aidiyetler değil, siyasi ve millî çıkarlardır. Bu durum yalnızca geçmişte değil, günümüzde de farklı örneklerle kendini göstermektedir.
Bugün gelinen noktada, bölgesel gelişmeler bir kez daha göstermektedir ki, romantik söylemler ile jeopolitik gerçekler çoğu zaman örtüşmemektedir. Bu nedenle geçmişten ders çıkararak daha rasyonel, daha gerçekçi bir bakış açısı geliştirmek zorunludur.
Sonuç olarak mesele, belirli toplumları toptan yargılamak değil; tarihsel süreçleri doğru okuyabilmek ve günümüz dünyasında hangi dinamiklerin belirleyici olduğunu anlayabilmektir. Aksi takdirde, aynı tartışmaların farklı dönemlerde yeniden karşımıza çıkması kaçınılmaz olacaktır.