Sinema salonunun karanlığında başlayan o büyülü perde, uzun yıllar boyunca sosyal ilişkilerin bir parçasıydı. Bilet kuyruğunda beklemek, ışıklar kapanırken ekranın aydınlanmasını izlemek, yan koltuktaki yabancıyla aynı sahnede acının veya kahkahanın sesini işitmek ya da korku ile gerilmek… Bu deneyim sinemayı sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda bir sosyal alan hâline getiriyordu. Bunun yanı sıra dijital platformların yükselişiyle beraber, bu kültürel alışkanlık sessiz ama çok güçlü bir dönüşüm geçiriyor.
Artık milyonlarca kişi, “ev konforunu” salon karanlığına tercih ediyor. Bir kumanda, birkaç tık ve sınırsız içerik… İlk bakışta kolaylık gibi görünse de bu yeni düzen, sinemanın yıllardır taşıdığı toplumsal kimliği de değiştiriyor. Film izleme etkinliği, birlikte yaşanan bir an olmaktan çıkıp bireyselleşmiş bir tüketim modelinin parçası hâline gelmeye başladı.
Bu değişimin en çarpıcı etkisi, seyir ritminin bozulması olarak karşımıza çıkıyor. Dijital platformlar, izleyiciyi durdurma, geri alma, hızlandırma gibi alışkanlıklara sevk etti. Oysa sinema, anlatısını ritim üzerine kurar; yönetmenin verdiği aralıklar, sahnelerin nefes alışları, duyguların zamanlaması hep bu ritmin bir parçasıdır. Bugün bir filmi “arada mutfağa gidip döndükten sonra” izlemekle, yönetmenin anlatmak istediği duyguyu aynı yoğunlukta ve aynı zaman çizelgesinde almak mümkün değildir.
Öte yandan yapımcıların tercihleri de değişiyor. Salon filmi dediğimiz büyük ekran estetiğine sahip yapımlar, yerini daha çok ev seyircisine uygun, hızlı akan ve geniş kitlelere hitap eden senaryolara bırakıyor. Çünkü dijital platformlar için en önemli şey, kullanıcıyı elde tutmak… Bir filmin ilk 10 dakikası bile izleyici kaçırıyorsa algoritma bunu görüyor ve yapım stratejileri buna göre şekilleniyor.
Tabii madalyonun bir diğer yüzü de var. Dijital platformlar, bağımsız sinemanın yıllardır ulaşamadığı kitlesel görünürlüğü sağlayabildi. Bir zamanlar festival sınırları içinde kaybolan pek çok film, bugün küresel izleyiciye dakikalar içinde ulaşabiliyor. Yönetmenler için bu hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir rekabet alanını oluşturuyor. Bu kapsamda sinemanın ticarileştiğini söylemek mümkün; artık bir filmin izleyici bulması için dev bütçeli kampanyalara ihtiyacı yok.
Tüm bu gelişmeler, sinemanın geleceğini yeniden şekillendiriyor. Belki salonlar hiçbir zaman tamamen yok olmayacak; çünkü bir filmin perdede izlenmesi hâlâ benzersiz bir deneyim ancak dijital platformların varlığı, sinema kültürünü “büyük ekrana gitme alışkanlığından” çıkarıp “her an erişilebilir içerik tüketimine” dönüştürdü. Bu dönüşümün nereye gideceği ise izleyici alışkanlıklarının hızına ve tercihlerine bağlı olarak ilerliyor.