Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 17 Mart 2026 tarihli yazısı: Borçla Refah mı, Üretimle Kalkınma mı?

Türkiye'yi borçlandıran kafalardan biri, bir zamanlar, "borç yiğidin kamçısıdır" demişti.

Bunu ultra - liberalizm cenderesi izledi; kamunun elinde ne varsa sattık.

Özelleştirme diye başlandı, adeta yabancılaştırmaya varıldı...

Devlet borçlu, halk borçlu... Durum ve durak budur!

Düşünelim: İşletme destek kredi hacminden daha fazlası bireysel tüketici kredilerine tahsis edilmiş.

O arada, bankalar zengin, müşterisi yoksul! Halimiz, budur!

Vatandaş, değil yıllık plan yapmak, aylık bütçesini tutturamıyor, gündelik alışveriş bile kartlarla yapılabiliyor.

Tasarruf, yatırım, üretim ve hakça bölüşüm şart!

O noktadan hala çok uzağız...

Sistem kusurlu, denklem yanlış, düzen bozuk!

Başka bir ifadeyle toplum olarak üretim için değil, daha çok tüketim için borçlanıyoruz.

Oysa kalkınma / gelişme dediğimiz süreç, tüketimle değil üretimle mümkündür.

Sanayileşmiş ülkelerin tarihine bakıldığında bu gerçeği açıkça görmek mümkündür.

Almanya, Japonya, Güney Kore ve son dönemde Çin…

Bu ülkelerin hiçbiri "tüketim ekonomisiyle"; dev gibi borçlarla, savurganlıkla kalkınmamıştır...

Her biri üretimi, teknolojiyi ve ihracatı önceleyen bir ekonomik yapı kurmuş; tüketim ise bu üretimin doğal sonucu olarak büyümüştür.

Bizdeki büyümenin hormonlu ve "yoksullaştıran büyüme" olmasının bir nedeni bu yanlış tercihler, diğer bir nedeni de korkunç gelir dağılımı adaletsizliğidir.

Türkiye’de, yukarıda da zımnen değindiğim kredi genişlemesi, çoğu kez üretim kapasitesini artıran yatırımlara yönelmek yerine, tüketimi finanse eden bir araç haline gelmiştir.

Otomobil alımları, konut harcamaları, elektronik ürünler ve gündelik tüketim kalemleri önemli ölçüde "borçlanma" yoluyla karşılanmaktadır.

Öte yandan sanayiyi besleyen tarım gücümüz dumura uğramıştır.

İşte belli vadelerde model demeye bin şahit isteyen bu "model" ekonominin dengesini zayıflatmaktadır.

Çünkü tüketimle büyüyen bir ekonomi, üretim kapasitesi aynı hızla gelişmediği sürece dışa bağımlılık getirir.

Tam da bu noktada temel soru ortaya çıkar: Bir ülke borçlanarak zenginleşebilir mi?

Tarihsel deneyim bu soruya net bir yanıt vermektedir: Borç ancak üretimi desteklediği ölçüde faydalıdır.

Kamçı değil katma değer önemlidir.

Yeni fabrikalar kurulmasına, yeni teknolojilerin geliştirilmesine, yeni ihracat alanlarının açılmasına hizmet ediyorsa borç; kalkınmanın bir aracı olabilir.

Türkiye bugün bir yol ayrımındadır...

Üretim ekonomisini güçlendiren, sanayiyi ve teknolojiyi önceleyen bir kalkınma modeline yönelecek; ya da tüketim üzerinden büyüme arayışı sürdürülecektir!?

Üretim ekonomisi, bilim ve teknoloji yatırımları ister, planlı kamu politikalarını zorunlu kılar.

Kalıcı refahın başka bir yolu da yoktur.

Dünyada güçlü ekonomilere sahip ülkelerin ortak özelliği; üretim kapasitelerinin yüksekliği, sanayi altyapılarının sağlamlığı ve insan kaynağına yaptıkları yatırımlardır.

Türkiye’nin gerçek gücü tüketim hacminde değil, üretim kapasitesinde aranmalı, doğru bir denklem, insancıl hakça bir düzen kurulmalıdır.

Yol bizim, yolculuk bizimdir!