Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 31 Mart 2026 tarihli yazısı: Tasarruf Kültürü Neden Kayboldu?

Son söylenmesi gerekeni baştan söyleyeyim:

Türkiye'nin tasarruf, yatırım, üretim, istihdam ve adil paylaşım denklemine ihtiyacı var.

"Tasarruf" deyince yıllar önceki yazılarımı anımsıyorum: Tasarruf kavramı ve olgusunu ikiye ayırmıştım:

"Pasif tasarruf" ve...

"Aktif tasarruf"...

Pasif tasarruf, biriktirmek, boşa harcamamak, tutumlu olmak...

Aktif tasarruf ise birikimleri, kaynakları, öncelik ve önem sırasına göre uygulamaya koymak...

Bu iki tanımı da Planlama şemsiyesi altına almanın ve demokratik ve saydam denetim mekanizmaları ile toplumsal yararı en üst düzeye çıkarmanın gereğini vurgulamıştım.

Aradan geçen sürede, Türkiye, ne yazık ki tüketim toplumu ve borçlanan kamu yönetimi anlayışından tam olarak sıyrılamadı.

Dahası tüketim, hem de ithalata dayalı tüketim kronik bir yapı halinde toplumu da, kamu yönetimini de, yurttaşları ve aileleri de adeta sarıp sarmaladı.

Tasarruf kültürü ayaklar altında ezildi, hor görüldü, değersizleştirildi...

Oysa, örneğin, bir zamanlar “ayağını yorganına göre uzat” sözü, sadece bir öğüt değil; bir hayat biçimiydi. Tıpkı "yerli malları haftasının" bir toplumsal bilinçlenme çağrısı olması gibi...

İnsanlar kazandıklarıyla yaşar, bir kenara koyar, yarını düşünürdü.

Bozulan ekonomi sosyal dengeleri ve bünyeyi de sarstı.

Bugün, harcamak, neredeyse bir erdem;

tasarruf etmek ise çoğu zaman bir eksiklik gibi algılanıyor.

Peki ne değişti?

Evet itiraf edelim: "Tüketim iklimi, Tasarruf kültürünü yuttu".

Reklamlar, sosyal medya ve dijital platformlar; insanlara ihtiyaçlarından fazlasını empoze etti ve ediyor.

Artık mesele “ihtiyaç” değil, “isteklerin sürekli ve süresiz ve apansız şekilde kışkırtılması"...

Bir simyacı sistem ki, tasarrufu değil tüketimi ödüllendiriyor.

Kredi kartları, ihtiyaç kredileri ve kolay borçlanma imkânları;

gelecekte kazanılacak (muhtemel) gelirlerin bugünden (muhteşem biçimde!) harcanmasını mümkün kılıyor.

Ve "borçlandırılan bireyin", tıpkı "borçlanan devlet" gibi özgürlük alanı daralıyor.

Öte yandan "tasarruf kültürünün" kaybı, erozyonu, sadece ekonomik değil;

aynı zamanda kültürel bir aşınmayı da beraberinde taşıyor.

Dahası, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tasarruf oranlarının düşmesi, çok daha ciddi sonuçlar doğurmaya aday bulunuyor...

Çünkü; eksik, aksak ve plansız tasarruf ortamıyla, yatırımlar için gerekli kaynak azalır,

dış borç ihtiyacı artar,

ekonomik bağımsızlık zayıflar...

Olan budur!

Bu nedenle tasarruf, sadece bireysel bir tercih değil;

aynı zamanda ulusal bir meseledir.

Bu bağlamda, üretim ekonomisi teşvik edilmeli, tüketimi körükleyen değil, dengeleyen politikalar geliştirilmelidir.

Ülke olarak Pasif ve Aktif tasarruf oranımızı artırmak, o arada, vatandaşlarımız ve aileler açısından tasarrufun erdemini tekrar paylaşmak zorundayız.

Çünkü yukarıda ifade ettiğim, yatırım, üretim, istihdam denkleminin ilk adımı; tasarruf kültüründen azami yararlanmaktır.

Gerçekten Cumhuriyet'in ilk yıllarında denk hatta artı veren bütçeler yaşadık.

Yine yapmalıyız.

Yapabiliriz...