Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 22 Mayıs 2026 tarihli yazısı: Dünya Bankası’nın Değişen Arayışı: Latin Amerika Raporu Ne Söylüyor?

Dünya Bankası; uzmanlık bilgisi, saha deneyimi, teknik kapasitesi ve uzun yıllara dayanan veri birikimiyle dünya ekonomisinin en önemli kurumsal yapılarından biridir.

Özellikle büyümenin istikrarı, kalkınmanın devamlılığı ve ekonomik gelişmenin sürdürülebilirliği açısından hazırladığı ve bir örneği bu makaleme de ilham veren raporlar, yalnızca akademik çevrelerde değil; hükümetler, yatırımcılar, planlama kuruluşları ve uluslararası kurumlar açısından da ciddi bir referans niteliği taşımaktadır.

Ne var ki dünya değişmektedir.
Ve dünya değiştikçe, küresel kurumların da yeni sorun alanları karşısında zaman zaman bocaladığı görülmektedir.

Bugün artık mesele yalnızca büyüme rakamları değildir.
Çünkü insanlık; gelir dağılımı bozukluğu, kitlesel göçler, enerji güvenliği, iklim baskısı, genç işsizliği, teknoloji eşitsizliği, tarımsal kırılganlık, su sorunu ve toplumsal huzursuzluklar gibi birbirine geçmiş çok katmanlı krizlerle karşı karşıyadır.

Bu nedenle uluslararası ekonomik kurumların yalnızca makro-ekonomik dengeleri değil; sosyal dengeyi, insan onurunu, adil paylaşımı ve sürdürülebilir kalkınmayı da merkeze alan daha bütüncül bir yaklaşım geliştirmesi gerekmektedir.

Tam bu noktada Dünya Bankası’nın "Latin Amerika ve Karayipler bölgesine" ilişkin son raporu dikkat çekici bir çerçeve sunmaktadır.

Raporda bölgenin düşük büyüme, yatırım eksikliği, kayıt dışılık, eğitim sorunları, teknoloji açığı ve zayıf kurumsal kapasite nedeniyle uzun süredir potansiyelinin altında kaldığı vurgulanmaktadır.

Daha da önemlisi; raporun satır aralarında artık yalnızca “serbest piyasa her şeyi çözer” anlayışının yeterli görülmediğine dair güçlü işaretler bulunmaktadır.

Dünya Bankası bugün, tarihin bu kesitinde;

  • devlet kapasitesi,

  • sanayi politikaları,

  • stratejik sektörler,

  • eğitim,

  • teknoloji üretimi,

  • öğrenme ekonomisi,

  • kurumsal kalite

başlıklarını yeniden gündeme taşımaktadır.

Bu oldukça dikkat çekicidir.

Çünkü uzun yıllar boyunca özellikle gelişmekte olan ülkelere yönelik ekonomik reçetelerin önemli bir kısmı;

  • özelleştirme,

  • kamu harcamalarının azaltılması,

  • sosyal güvenlik sistemlerinin daraltılması,

  • sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması,

  • devletin ekonomik alandan çekilmesi

gibi öneriler etrafında şekillenmişti.

Bu acı zehirler en güzel ambalajlarda sunulmuştu...

Elbette her ülkenin ekonomik verimsizlikle mücadele etmesi gerekir.
Elbette kamu kaynaklarının etkin kullanımı önemlidir.

Ancak salt mali disiplin odaklı yaklaşımların bazı ülkelerde sosyal kırılmaları derinleştirdiği, gelir dağılımını bozduğu ve ciddi huzursuzluklar yarattığı görülmüştür.

Latin Amerika deneyimi bu açıdan oldukça öğreticidir.

Bugün Dünya Bankası’nın kendi raporlarında bile artık katıksız serbest piyasacılığın ricat etmesi, öte yandan, “öğrenme kapasitesi”, “teknolojik yetkinlik”, “üretim kalitesi” ve “devlet kapasitesi” kavramlarının öne çıkması; küresel ekonomi düşüncesinde sessiz ama önemli bir dönüşümün işareti olarak değerlendirilebilir.

Rapordaki en dikkat çekici tespitlerden biri ise şudur:

Önemli olan yalnızca ne üretildiği değil, nasıl üretildiğidir.”

Gerçekten de 21. yüzyılda kalkınma yalnızca üretim miktarıyla açıklanamaz.

Günümüz gerçeğinde:

  • verimlilik,

  • eğitim kalitesi,

  • teknoloji seviyesi,

  • organizasyon kültürü,

  • kurumsal güven,

  • insan sermayesi,

  • bilimsel kapasite

en az fiziksel sermaye kadar önemlidir.

İşte Asya’nın bazı ülkeleri bunu başarabildi...

Latin Amerika ise birçok durumda doğal kaynak zenginliğine rağmen gerekli teknolojik sıçramayı ve üretim dönüşümünü gerçekleştirmekte zorlandı.

Dünya Bankası raporunda ayrıca kayıt dışılığın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir problem olduğu da belirtilmektedir.

Kayıt dışılık:

  • verimliliği düşürmekte,

  • ücret artışlarını sınırlamakta,

  • yoksullukla mücadeleyi zorlaştırmaktadır.

Öte yandan raporda küresel ticaret belirsizlikleri, enerji fiyatlarındaki oynaklık ve yüksek faiz ortamının gelişmekte olan ülkeler üzerinde baskı yarattığı da ifade edilmektedir.

Ancak belki de bugün asıl büyük mesele; dünya ekonomisinin büyümesine rağmen küresel eşitsizliklerin giderek daha bilinir hale gelmesidir.

Şudur:

  • servet yoğunlaşması,

  • doğal kaynak paylaşımındaki adaletsizlik,

  • bölgesel gelir farkları,

  • savaşlar,

  • iklim baskısı,

  • gıda ve su güvenliği sorunları

milyonlarca insanı göçe zorlamaktadır.

Göç olgusu ekonomik, sosyal, çevresel ve siyasal eşitsizliklerin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu nedenle Dünya Bankası, IMF, UNDP ve benzeri kurumların yalnızca finansal istikrarı değil; aynı zamanda sosyal dayanıklılığı, fırsat eşitliğini ve insan merkezli kalkınmayı da daha güçlü biçimde gündemlerine almaları gerekmektedir.

Ben öteden beri Birleşmiş Milletler sistemi içindeki ekonomik ve sosyal koordinasyonun güçlendirilmesine önem veren bir yaklaşım içinde oldum.

Özellikle BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi’nin daha etkili, daha işlevsel ve daha adil temsil yapısına kavuşması gerektiğini düşünmekteyim.

Afrika’nın, Latin Amerika’nın, Güney Asya’nın ve gelişmekte olan toplumların küresel ekonomik karar süreçlerinde daha güçlü temsil edilmesi; yalnızca siyasal denge açısından değil, insanlığın ortak geleceği açısından da önemlidir.

Çünkü bugün dünyanın ihtiyacı olan şey yalnızca daha "büyük büyük ekonomiler" değildir.

Dünyanın ihtiyacı;

  • daha adil,

  • daha dengeli,

  • daha üretken,

  • daha öğrenen,

  • daha dayanışmacı

toplumsal yapılardır.