Utku KABAKCI'nın 10 Mart 2026 tarihli yazısı: Kültürün Kodlanamayan Katmanları

Günümüzün en çok tekrarlanan cümlelerinden biri şu: “Yapay zekâ her şeyi değiştirecek.”

Bu cümleyi o kadar sık duyuyoruz ki artık neyin değiştiğini, neyin aynı kaldığını, neyin kaybolduğunu sorgulamayı bırakıyoruz. Oysa değişim, ancak insanı merkeze aldığında anlamlıdır; insanı dışladığında ise yalnızca bir gürültüler ve görüntüler yumağından ibarettir.

Bugün yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir yenilik değil; modern hayatın hız ve verimlilik takıntısının en görünür temsilcisi hâline geldi. Her şeyin ölçülebilir, hesaplanabilir, optimize edilebilir olduğuna dair inanç, insanın sezgilerini, duygularını ve kültürel birikimini “verimsiz değişkenler” olarak sınıflandırıyor. Peki bu sınıflandırma, bizi daha iyi bir hayata mı götürüyor, yoksa insanı kendi hikâyesinin dışına mı itiyor?

Yapay zekâ modelleri devasa veri setleriyle eğitiliyor; fakat bu veri setlerinin çoğu, kültürün ince dokusunu taşımıyor. Bir kelimenin tonlaması, bir bakışın ima ettiği duygu, bir sessizliğin taşıdığı anlam… Bunlar algoritmaların satır aralarında kayboluyor. Oysa kültür, insanın dünyayı anlamlandırma biçimidir; bağlamı yok saydığınızda geriye yalnızca yüzeysel bir doğruluk kalır.

Bu nedenle yapay zekâ, çoğu zaman bizim hikâyemizi anlamaya çalışırken yanlış kapıları çalıyor. Sorun teknolojinin yetersizliği değil; onu tasarlayan zihniyetin, insanı yalnızca veri olarak görmesi. Veri, insanın gölgesidir; ama gölgeyi büyütmek, insanı büyütmek anlamına gelmez.

Verimlilik artıyor olabilir; peki ya anlam? Hızlanıyoruz; peki ya nereye gittiğimizi biliyor muyuz? Daha çok veri üretiyoruz; peki ya bu verilerin içinde kaybolan insanı kim hatırlayacak? Yapay zekâ, iletişimi kolaylaştırdığı kadar yabancılaştırıyor da. Sosyal medya algoritmaları, insanları birbirine yaklaştırmak yerine çoğu zaman birbirinden uzaklaştırıyor. Bilgi kirliliği, duygusal manipülasyon, parasosyal bağların doğurduğu sahte yakınlık… Bu ortamda yapay zekâ, bir iletişim aracı olmaktan çok, iletişimin kendisini şekillendiren görünmez bir aktöre dönüşüyor. Peki bu aktör, insanın iyiliğini mi gözetiyor, yoksa yalnızca etkileşim sayılarını mı?

Verimlilik uğruna feda etmekten kaçınmadığımız bütüncül bakış açımız modern hayatın, uzmanlaşmayı kutsallaştırdığını göremeyecek denli daraldı belki de. Her şey küçük parçalara ayrıldı; bilgi, iş, ilişkiler, hatta insanın kendisi. Bu parçalanma, bütünü görme yetimizi zayıflattı. Yapay zekâ da bu parçalanmış dünyanın doğal bir uzantısı gibi çalışıyor: Her sorunu bir “optimizasyon problemi” olarak görüyor. Oysa insan, optimizasyonla açıklanamayacak kadar karmaşıktır ve bir duygunun, bir hatıranın, bir sezginin ise matematiği yoktur.