Cengiz URAL'ın 27 Eylül 2026 tarihli yazısı: Turizmin Takvimi Değişirken

Bir şehre hangi mevsimde gidilir? Bu sorunun cevabını eskiden alışkanlıklarımız verirdi. Yaz gelince denize, kış gelince kara giderdik. Tarihî sokakları takvime sığdırır, havanın nasıl olacağını çoğu zaman yola çıktıktan sonra düşünürdük. Şimdi o kadar rahat davranamayacağız.

Antalya’nın öğle sıcağında yürümek, Kapadokya’da açık havada uzun saatler geçirmek, Karadeniz’de yağmurun ardından bir vadiye ulaşmak... Bütün bunların anlamı değişiyor. Turizm broşürlerindeki güneş, artık her zaman davetkâr bir ayrıntı değil. Bazen gezinin saatini yeniden belirleyen bir uyarı.

Ankara Turizm Derneği’nin hazırladığı “İklim Değişikliğinin Türk Turizmine Etkisi” raporunu bu yüzden çok önemsiyorum. Rapor çok açık bir şey söylüyor: Türkiye’de turizm ortadan kalkmayacak; zamanı, yeri, maliyeti ve içeriği değişecek. Bu cümle, önümüzdeki yılların turizm politikasına giriş cümlesi olabilir.

ATD Başkanı Berker Bülbüloğlu’nu ilgi ve merakla izliyorum. Derneğiyle yaptığı kıymetli işlerde Ankara’yı yalnızca tanıtmaya değil, turizmin yarınını düşünmeye de gayret ediyor. Bu rapor da aynı bakışın ürünü. Çünkü iklim değişikliğini yalnızca bir çevre meselesi olarak görmek, turizmde olacakları eksik okumaktır.

Bir otelde su biterse mesele odadaki muslukla sınırlı kalmaz. Restoranın mutfağı, yerel üretici, çalışanların düzeni ve kentte yaşayanların günlük hayatı etkilenir. Aşırı sıcakta bir antik kent gezilemiyorsa o kentin rehberi de esnafı da kaybeder. Şiddetli yağış bir yolu kapattığında seyahatin vaat ettiği güven duygusu zedelenir.

Raporun değerli yanı, Türkiye’yi tek bir iklim haritasına hapsetmemesi. Ege ve Akdeniz’de sıcaklık, su ve yangın riski öne çıkarken Karadeniz’de sel ve heyelan başka sorular doğuruyor. Kış merkezleri kar örtüsünü, şehirler ise açık alanlarını ve ulaşımını yeniden düşünmek zorunda. İlkbahar ve sonbahar birçok destinasyon için daha önemli hâle gelebilir.

Bir destinasyonun geleceğini yalnızca otel doluluk oranıyla ölçemeyiz. Otele gelen insanın içtiği su, geçtiği yol, gördüğü tarihî eser ve nefes aldığı hava da hesabın içindedir. Raporun anlattığı şey tam olarak bu birbirine bağlı hayat. Turist memnuniyeti ile o kentte yaşayanların huzuru artık ayrı ayrı düşünülemez.

Berker Bülbüloğlu’nun öncülüğündeki bu çalışma, turizmcilerin önüne bir felaket tablosu koymuyor. Hazırlık yapabilecekleri somut bir gündem koyuyor: Suyu verimli kullanmak, ziyaretçiyi sıcaktan korumak, gezi saatlerini değiştirmek, doğal alanların taşıyabileceğinden fazlasını onlara yüklememek. Bunlar yarın yazılacak bir tanıtım sloganından daha önemli.

Önümüzde 2050’ye uzanan bir ufuk var. Bu tarih uzak görünebilir. Oysa bugün dikilen bir ağaç, bugün yapılan bir otel, bugün betonla kapatılan bir kıyı o gün de orada olacak. Yanlış kararların ömrü uzun; doğru kararların değeri de öyle.

Ankara açısından da raporda düşünmeye değer bir alan var. Kültür ve kongre turizmi, uygun mevsimler ve konforlu kent deneyimiyle gelişebilir. Fakat bir ziyaretçi müzeden çıktığında gölgede yürüyemiyorsa, şehrin sunduğu bütün imkânlar eksik kalır. Turizm, kaldırımda da başlar.

Berker Bülbüloğlu ve Ankara Turizm Derneği önemli bir tartışmanın kapısını açmış. Şimdi o kapıdan belediyelerin, işletmelerin, üniversitelerin ve seyahat acentelerinin birlikte geçmesi gerekiyor. Geleceğin turisti güzel bir yer aramayacak. Orada güvenle, rahatça ve doğaya yük olmadan kalabileceğini de bilmek isteyecek.