Dr. R. Bülend KIRMACI'nın 29 Eylül 2026 tarihli yazısı: Topluma Verilen "Sözler" ve Güven Duygusu
Söz vermek zordur.
Özenli, ölçülü, öngörülü bir tutum ister.
"Sözünde durmak" ise daha zorludur; sabır, saygı ve sadakat gerektirir.
İnsan, kendine verdiği sözlerle kendini ölçebilir; diğer insanlara ve topluma verdiği sözlerle ise tartıya vurulur.
Bazen kurumlar da topluma çeşitli sözler verir, taahhütlerde bulunurlar. İşte o sözlerin tutulması, yerine getirilmesi veya en azından bunun için içtenlikle çaba gösterilmesi büyük bir ağ örer, güçlü bir bağ inşa eder: Güvenilirlik!
Yalnız kişiler veya topluluklar açısından değil; sözüne sadık ve güvenilir olmak, kurumlar için de en temel saygınlık ölçüsüdür.
OECD'nin "Responsible Business Conduct" (Sorumlu Kurumsal İş / Davranış) başlıklı son değerlendirmesi de bu noktaya dikkat çekiyor.
Girizgâh şudur: Kurumların topluma yönelik yayımladığı taahhüt metinleri tek başına yeterli değildir.
Gelişme budur: Gerçek performans; bu ilkelerin yönetim anlayışına, günlük kararlara ve kurum kültürüne yansımasıyla mümkündür.
Ana fikir ise şöyledir: İlkeli yönetim yalnızca şirketler için değil, bütün kurumlar için vazgeçilmez olmalıdır.
Nihayet toparlayalım: Gerçekçi sözler, gerekçeli çabalar ve güçlü ilkeler... İşte bunlar güven duygusunu inşa eder.
Bir ülkenin en değerli sermayesi ise vatandaşlarının sisteme duyduğu güvendir.
Güven; reklam kampanyalarıyla, etkileyici sloganlarla veya süslü raporlarla oluşmaz.
Güven, verilen sözlerin zaman içinde istikrarlı biçimde yerine getirilmesiyle hayat bulur.
Bugün Türkiye'nin de üzerinde düşünmesi gereken konulardan biri budur...
Boş sözlerle, tutulmayan vaatlerle ve hayal satan yaklaşımlarla ne ekonomide ne demokraside arzuladığımız seviyeye ulaşabiliriz.
Ekonomide güven istiyoruz.
Hukukta güven istiyoruz.
Eğitimde güven istiyoruz.
Kamu yönetiminde güven istiyoruz.
Ticari faaliyette güven istiyoruz.
O halde önce şu soruyu sormalıyız:
Verdiğimiz sözleri ne ölçüde uygulayabiliyoruz?
Gelin bu çerçevenin içine kurumsal fotoğrafları koyalım; test edelim, onaylayalım veya resmi yırtıp yenisini yapalım?
Gerçekten "kurumların kimliği", hazırladıkları vizyon belgelerinde değil; kriz zamanlarında aldıkları kararlarda ortaya çıkar.
Çünkü ilkeler, her şey yolundayken değil; şartlar zorlaştığında anlam kazanır.
İşte bu nedenle çağımızın en önemli rekabet alanlarından biri de kurumsal güven olacaktır.
Teknoloji satın alınabilir.
Binalar yapılabilir.
Sermaye bulunabilir.
Ancak güven, uzun yıllar boyunca tutarlı davranışlarla kazanılır; bir kez kaybedildiğinde ise yeniden inşa edilmesi oldukça zordur.
Yalan mıdır?
Doğrudur!
Ve de yeni bir yüzyılda yeni bir döneme giriyoruz.
Bu çağda insanlar ne söylendiğinden çok, ne yapıldığına bakıyor.
Açıklanan hedeflerden çok, gerçekleşen sonuçlar önemseniyor.
Küçülen dünyada büyük yalanlar artık anında ortaya çıkıyor. Sırıtıyor!
Belki de artık şu gerçeği iyice kabul etmenin zamanı gelmiştir:
Söz vermek belki de zor değil, kolaydır!
Asıl mesele, verilen sözü kurumun karakterine dönüştürebilmektir.
Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın, güçlü ekonominin ve toplumsal güvenin temeli;
tutarlı davranışlar, hesap verebilir yönetim anlayışı ve verilen sözlere sadakattir.
Verilen sözleri sorgulayan, uygulamayı izleyen ve hesap sorabilen toplumlar ise katılımcı demokrasinin, üretken ekonominin en güçlü güvencesidir.
Son söz: Toplumların en büyük sermayesi para değil, güvendir. Güven ise vaatlerle değil; tutulan sözlerle inşa edilir.