Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 9 Ekim 2026 tarihli yazısı: Altıncı Koğuş: Deliliğin Değil, Toplumun Teşhisi

Kendisi de bir hekim olan dünyaca ünlü yazar Çehov’un 6. Koğuş adlı eseri günümüz toplumlarında da görülen “aydınların ve kurulu düzenin” adam akıllı bir eleştirisine dayanmaktadır.

Çehov’un bu eserinde başlıca iki kahraman vardır... Düzene yönelik “aykırı düşünceleri” nedeniyle akıl hastanesinde tedaviye alınan İvan Dmitriç ve onun koğuşuna bakan Dr. Andrey Yefimiç...

Çehov bu iki roman kahramanı üzerinden yönetimi, bürokrasiyi, basmakalıp yaklaşımları, toptancı tercihleri ve aydın - halk kopukluğunu masaya yatırır; okurun zihninde çeşitli düşünsel muharebeler yoluyla yeni kapılar açar.

Büyük savaşın tarafları ise bellidir:

Düzen ve Ezilen!

Bu büyük çatışma toplumun hemen her alanında; hastanelerde, kışlalarda, okul koridorlarında, fabrika bölümlerinde, kentlerin çeperlerinde; her gün kendisini yeniden üreten haksızlıklarla sürüp gitmektedir.

Ancak bundan daha dramatik olan, kitlelerin; eğitimli olsun ya da olmasın insanların, neyin, neden, niçin yaşandığına dair en küçük bir sorgulama niyetlerinin olmamasıdır.

Kitabın akışında bu olgu mevcut siyasi idarenin - dönem itibariyle Çarlık Rusyası’nın - kuşaklar boyunca insanların ruhuna kadar işleyen baskıcı düzeninin halkta yarattığı korkuya bağlanmaktadır.

6. Koğuş’un “zoraki konuğu” Dmitriç, koğuşun tıbbi sorumlusu doktora şu can alıcı soruyu yöneltir:

“Evet, hastayım. Ancak siz de biliyorsunuz ki onlarca, hatta yüzlerce ‘deli’ özgürce dışarıda dolaşıyor, çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt edemiyorsunuz. Neden ben ve bu zavallı insanlar ... ?”

Bu sorunun yanıtı doktorda yoktur.

Doktorun bu soruya yanıt vermesi de bir şeyi değiştirmeyecektir.

Romanın akışında bu besbellidir.

Ancak “soru”; romanın dizeleri içinden fırlayıp o günkü topluma ve oradan bugünkü insanlığa yönelen yaman bir sorgulamaya dönüşmektedir.

Peki bu yanlışlıklar, yanılgılar, yalnızlıklar içindeki düzeni kim, nasıl değiştirecektir?

“Hasta” olarak 6. Koğuş’ta “konuk edilen” Dmitriç burada kayıtsızlığın paydasına işaret eder.

Boşunalık algısının toplumu sarıp çürütüşünü gözler önüne serer.

Özellikle aydınların düzen karşısında sinmiş ve korkak tavırları halkta bir düşünce kıvılcımının yakılmasını güçleştirmektedir.

Bu tespitler günümüzün toplumları için de geçerlidir.

Ancak konunun diğer tarafı da önemlidir.

Aydınların hem kendi aralarında uyum geliştirememeleri hem de görüşlerini paylaşarak çoğaltmasını bekledikleri halk ile aralarındaki bağın zayıflığı, düzenin hareket alanını genişletmektedir.

Bakın George Orwell ne demiş: “Zulüm ve işkenceye kıllarını kıpırdatmadan seyirci kalan eğitimli kişiler; körlükleriyle mi aşağılıktır, yoksa vicdanlarıyla mı, bilinmez...”

Düzen; tüm baskıcı ve de hegemonik yapılar gibi işte bu kopukluk alanında istediği manevraları yapabilme kabiliyetine sahip olmaktadır.

Bazen toplumlar baskıyı kanıksayarak da tavır alırlar.

Daha doğrusu tavır almazlar.

Haksızlıklar karşısında suskunluk da bir toplumsal davranış biçimidir.

Ancak sessizlik, korkuyu ortadan kaldırmaz.

Bugün başkasının yaşadığı sorunların yarın kimin kapısını çalacağı bilinmez.

Belki de bu durum, düşünür Erich Fromm’un işaret ettiği biçimiyle bir “normalliğin patolojisini” üretir.

Yani yanlışların olağanlaştığı, haksızlıkların sıradanlaştığı, insanların olağan dışı koşullara uyum sağlayarak onları normal kabul etmeye başladığı bir toplum görüntüsü...

Gerçekte özgürlüklerin kök salamadığı, özgür düşünüşün dal budak saramadığı toplumlarda eleştirel aklın itibar görmeyeceği ve böyle toplumlarda bazen en sağlıklı itirazların “uyumsuzluk”, “aşırılık”, hatta “delilik” diye etiketleneceği aşikârdır.

Öte yandan toplumların bireysel suskunluk ve toplumsal dayanışmadan uzak bir cendereye itilip sonra da o cenderenin içinden alınıp, kendi savaşları olmayan maceralara sürüklendiği de bilinmektedir.

Suskunluk sarmalını kullanan kimi odaklar; siyasi erklerini sürdürmek veya siyasal güç elde etmek için gerçek dışı sloganları, kalıpları ve felaketle sonuçlanan “çözüm önerilerini” toplumlara empoze edebilmektedir.

İnsanlık bunun ağır bedellerini ödemiştir.

2. Dünya Savaşı bunun en acı örneklerinden biridir. 21. yüzyılın ilk çeyreği bu filmin devamıdır!

Evet...

Altıncı Koğuş, insanın değil; insanı duymayan, görmeyen ve susturan toplum düzeninin ruhsal raporudur.

Ve bu düzen; “ezeniyle ezileniyle” bir felaketle son bulmadan önce yapılması gereken, herkesin yüreklice ve içtenlikle toplumsal konumunu tartması ve daha güzel bir yaşam için dayanışmasıdır.

Bu kolay olmayabilir.

Ancak tarih toplumlara mutlaka bir yol açar.

Ve sonunda ‘su, yolunu bulur.