Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 6 Kasım 2026 tarihli yazısı: Kentin Hafızası, Uygarlığın Küçük Kaleleri, Gençlerin Sığınağı: Kütüphaneler

Gelişme, kalkınma, refah toplumuna ulaşma...

Bunlar daim geçerli olan olgular, hedefler ve sınama alanımız...

İyi ama gelişmiş olmayı neyle değerlendireceğiz?

Kentleşme ve kentlerin yollarıyla, binalarıyla, alışveriş merkezleriyle, kişi başına düşen geliriyle mi?

Bunların hepsi önemli...

Ama ben başka bir ölçü daha eklemek istiyorum:

Kütüphaneler!..

İnsanın en barışçıl en yapıcı kalesi; barınağı, sığınağı, yaşam ve nefes alanı...

Çünkü kütüphaneler kentin de hafızasıdır. Uygarlığın ise küçük kaleleridir.

Özellikle gençlerin ders çalışabilecekleri, okuyabilecekleri, araştırabilecekleri, bazen de yalnızca birkaç saat huzur içinde oturabilecekleri sığınaklardır.

Cumhuriyet'in kütüphanelere ve okuma kültürünün yurt geneline yayılmasına boşuna mı önem verdiğini zannediyoruz?

Hayır.

Bu bilinçli bir tercihti.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında kütüphanelerin örgütlenmesi Maarif Vekâleti bünyesinde ele alındı.

1926'dan itibaren Kütüphaneler Müdürlüğü oluşturuldu; sonraki yıllarda farklı adlarla faaliyet gösteren kütüphaneler giderek ülke çapında yaygınlaştırıldı.

Bu çizgi sadece “insanlara kitap okutmakla” açıklanamaz.

Kalkınmanın kültürel boyutuna verilen önemin, eğitimin yaygınlaştırılması düşüncesinin ve kız-erkek bütün çocukların bilgiyle buluşturulması arayışının bir parçasıydı, olan biten.

Ve yükselen... Kütüphaneler, bir bakıma okulun / eğitimin dışarıya açılan kapısıydı.

Nacizane ben de Kültür Bakanlığı'nda görev yaptığım yıllarda çeşitli toplantı ve görüşmelerde hep şu düşünceyi dile getirirdim:

Kütüphanenin, hatta kitaplığın varlığı bile önemlidir.

Çünkü okuma alışkanlığının başlangıç noktalarından biri belki de göz aşinalığıdır.

Köylümüzün de kentlimizin de gözünün önünde ulaşabileceği kitaplar bulunsun yeter ki...

Varsın önce alınmasın o kitaplar.

Varsın okunmuyor sanılsın.

Çocuk her gün önünden geçsin. Gençler raflarda kitapların adlarını görsün. Bir gün merak edip eline alsın.

Ve pek çok şey gibi okumak da ilk temasla başlar. Tezim buydu.

Günümüzde artık başka bir dünyadayız.

İnternet var. Cep telefonu var. Tabletler var. Elektronik kitaplar, veri tabanları, çevrim içi dergiler ve dünyanın öteki ucundaki bilgi kaynaklarına saniyeler içinde ulaşabilme imkânı var.

TÜİK verilerine göre 2026 yılında 16-74 yaş grubunda internet kullanım oranı yüzde 92,3'e ulaşmış durumda.

Öyleyse şöyle soranlar olabilir:

Fiziki kütüphanelere hâlâ ihtiyacımız var mı?

Bence var.

Hatta bazı yönleriyle eskisinden daha fazla...

Çünkü elektronik materyal ile fiziki kütüphane birbirlerinin alternatifi olmak zorunda değil.

E-materyal bilgiye erişimi hızlandırır.

Bir kitabı taşımadan okumayı, milyonlarca belge içinde saniyeler içinde arama yapmayı, üniversite veri tabanlarına dünyanın herhangi bir noktasından ulaşmayı mümkün kılar.

Bu büyük bir kazanımdır.

Ancak kütüphane yalnızca materyal değildir.

Aynı zamanda mekândır.

Bu ayrımı önemsiyorum.

Kütüphaneden yararlanmayı iki temel olgu üzerinden düşünebiliriz:

Birincisi, bilgi ve materyalden yararlanmak.

İkincisi, kütüphanenin fiziki mekânından yararlanmak.

Özellikle hayat pahalılığının arttığı büyük kentlerde ikinci olgunun toplumsal değeri giderek büyüyor.

Örneğin, üniversite öğrencisinin dışarıda geçirdiği birkaç saatin bile maliyeti var.

Yemek yiyecek. Bir şeyler içecek. İnternete bağlanacak. Telefonunu veya bilgisayarını şarj edecek. Ders çalışabileceği sakin bir yer arayacak.

Her gün bir kafede birkaç saat oturarak ders çalışmanın gençler ve aileleri üzerindeki aylık maliyetini düşünelim.

Kütüphane ise başka bir şey söylüyor:

Gel, otur, oku, araştır, çalış...

Cebindeki paraya bakmadan!

İşte bu bağlamda kütüphanecilik yalnızca bir kültür hizmeti olmaktan çıkıyor; aynı zamanda eğitimde ve bilgiye erişimde fırsat eşitliğinin araçlarından biri haline geliyor.

Türkiye'nin ise bugün küçümsenmeyecek bir kütüphane altyapısı bulunuyor.

TÜİK'in 2025 verilerine göre Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi ve Milli Kütüphane'nin yanı sıra Türkiye genelinde 1.302 halk kütüphanesi, 557 üniversite kütüphanesi ve 43.466 örgün ve yaygın eğitim kurumu kütüphanesi hizmet veriyor.

Halk kütüphanelerine milyonlarca yurttaş kayıtlı.

Ama burada asıl sorun şu:

Kütüphaneye sahip olmakla kütüphane kültürüne sahip olmak aynı şey midir?

Değildir. Ama kütüphane olmadan kütüphane kültürü de gelişemez ki...

Öte yandan, büyük kentlerde çağdaş ve güçlü kütüphaneler kadar küçük kentlerdeki, ilçelerdeki hatta köylere ulaşabilecek kütüphane hizmetlerini de önemsemeliyiz.

Bu nedenle gezici kütüphaneler ayrıca değerlidir.

İnsan kütüphaneye ulaşamıyorsa, kütüphane insana ulaşmalıdır.

Otobüsün içerisinde birkaç bin kitapla bir köye girdiğinizi düşünün...

Belki o gün onlarca çocuk arasından yalnızca biri merak edip bir kitabı eline alacak.

Olsun varsın...

İşte o çocuğun zihninde ilk kez başka bir dünyanın kapısı açılacak... Sonra başka çocuklar... Sonra diğer arkadaşları...

Bugünün kütüphanesi bu nedenle hem sabit ve gezici fiziki mekânlarıyla hem de dijital olanaklarıyla hizmet sunmalıdır.

Ve bütün bunların ötesinde kütüphane ve kütüphane hizmetleri, insanın kendisini tüketici olarak değil yurttaş olarak hissedebildiği çok etkili kamusal alanlardan biri olmalıdır:

Bilgiye ulaşabilme hakkının bedeli olmamalıdır.

Kentlerin hafızasını koruyalım. Uygarlığın küçük kalelerini çoğaltalım.

Ve gençlerin sığınabilecekleri kütüphanelerin ışıklarını mümkün olduğunca uzun süre açık tutalım.

Evet, kalkınma büyük fabrikalarla başlar; bir çocuğun ilk kez eline aldığı küçücük bir kitapla hayata akar...