R. Bülend Kırmacı'nın 4 Ocak 2023 tarihli yazısı: İnsanlık Ayaklar Altında

FİLLER TEPİŞİR HALKLAR EZİLİR

Sabah radyodan duydum. (Radyo, TV’ye göre daha doğal kalıyor bazen) Avrupa çevreleri Ukrayna’ya önümüzdeki yıl 19 milyar Avro aktaracaklarmış... Neden? Rusya ile güzelce savaşsın diye… Ukrayna’nın “komedyen” Başkanı sanırım geçinmenin yolunu buldu, çünkü “geçen sene de bunun yarısı kadar parayı veren” çevreler haberin devamında, “Yakılıp yıkılan çok yer var, bayağı inşaat işi çıktı” mealinden açıklama yapıyorlar…

Kim kazanacak bu döngüden?

Elbette seçilmiş büyük şirketler. Halkın vergilerini savaşa ayıracaklar, savaş yıkımını müteahhitler toparlayacak; tüm bu süreçte bir sürü Ukraynalı ve Rus genç yaşamını yitirecek. Ne ala dünya değil mi? Böyle bir “yardım paketini” pandemi sürerken bile açıklayamadılar, birbirlerinin aşısını çaldı Avrupalılar… Ukrayna-Rusya savaşı, ABD güdümündeki Avrupa ve genel olarak Atlantik sistemi için “tek kutuplu dünyada” ısrarcı olmanın bir göstergesi.

Rusya içinse, “Artık ben de varım” Balkanlardan Baltık’a, Orta Asya -Türk Cumhuriyetlerinden- Suriye ve Akdeniz’e beni hesaba katmadan barışa kavuşamazsınız demenin bir aracı haline geldi. Bu noktada Çin Afrika’ya “daha eşitlikçi ticaret” anlayışıyla yerleşiyor. “İzliyor”, ama “uyumuyor”…

Dünyanın çeşitli bölgelerinde çeşitli gruplar savaş tarlasına sürülürken, bütün projeksiyonlar, enerji (petrol, maden, uranyum, nükleer) ve su kaynakları üzerinde yapılıyor…

Duracak ve bitecek gibi de değil bu savaş ortamı ve ister istemez halkların ısınmasından barınmasına, gıda güvenliğinden hayat pahalılığına bir dolu olguyu olumsuz etkileyecek koşulları dayatıyor… Elbet bizler de etkileneceğiz ve etkileniyoruz… Ulusal birliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bir tarih kesitinden, birbirimize güven duygusunu çok da güçlendiremeden geçiyoruz… Ne diyelim? Tanrı Türkiye’yi ve insanlığı korusun, 2023 önceki yıla oranla en azından umutlar getirsin.

KİMİN ELİ KİMİN CEBİNDE?

Ancak salt “dileklerle” dönmüyor bu dünya. Tam tersine servet ve doğal kaynakların paylaşımı ile para ve altın sahipliği konusunda yüzyıllara rahmet okutacak bir “açlık” / ihtiras ve onun uzantısında yağmacılık durumu var. Açlık derken yatağa aç güren 900 milyon dünya insanından söz etmiyorum. Kapitalisti, merkeziyetçisi, dincisi, ırkçısı ile dünya nimetlerine yedi koldan saldıran çevrelerden söz ediyorum. Bunların milliyeti, bayrağı, mazisi, eğitimi fark etmiyor, her biri “sahip olmanın” dışkıllığı içinde insanın ölümlülüğüne ve tüm değerlere meydan okuyor.

Tabii bizim işimiz muğlak genellemeler değil, değil ama, kim kiminle ortak hisse senedi paylaşmış, kim kiminle ortak şirketler kurmuş, kim kime düşman görünüp perde arkasında çıkar birliği oluşturmuş, bunlar gerçekten “ayın karanlık yüzü” gibi dünyanın da karanlık yüzünü teşkil ediyor. Bunları bilmeden çıkış yok.

İnsanlık da bu ortamda ayakta ve hayatta kalma savaşımında.

Baksanıza Birleşmiş Milletler, çocuklara yardım fonları, gazetecilere özgürlük platformları her biri giderek etkisi azalan kurumlar haline geldiler.

21. yüzyıl değil bu, sayıları ters çevirin; adeta 12. yüzyıl.

Tüm çevre varlıklarını kirleten silah denemeleri ve kozmetik maddeler üretimi bir yanda, zehirlenerek üretim yaptırılan az-gelişmiş ülkelerdeki emek veya ölüm madenlerine inmek zorunda kalan işçiler diğer yanda… Ve hemen her ülkede fiyatlar ne kadar artarsa artsın değil geçinmek gibi bir derdi olmak, lüks tüketim yaşamını daha da “geliştirerek” sürdüren elit kesimler var… Bu dünyada kapitalist, ‘yeni-liberal’, serbest pazarcı sistemden nemalanan bir avuç insan var, onların yanı sıra, temel tüketim maddelerinden, beslenmeden ve ilaçtan, fiziki donanımı sağlam okullardan yoksun ve gerçekte sosyalist gibi yaşayan her görüşten milyarlarca insan var; bu ikinci grup ezici çoğunlukta ve ama çoğunlukla dededen-toruna ezilmekteler…

MAL SAHİBİ MÜLK SAHİBİ

Peki soralım; “mal sahibi mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” der gibi, “bu insanlığı ezen düzeni kimler kurdu ve neden değişmiyor?”

İnsanlık, buharın kullanımı, ticari gemiler yoluyla sömürgeciliğin ardından iki büyük paylaşım savaşı üzerine iki kutuplu bir dünyada dehşetin dengesine varırken, “üçüncü dünya” ve 68 kuşağı tarumar edildi.

Devletler arasında silahlanma yarışı, 20.yüzyılda hız kazandı, yetmedi, silah ticaretine yılda iki trilyon dolardan fazla ayrılan günümüz dünyasında, yoksulluğun yarı çapı büyüdü, o arada, din, dil, ırk temelli orta çağın gerilimleri üzerinden bölgesel savaşlar türedi.

Batı, üreten sınıfları sömürdüğü artı değerden pay vererek teskin ederken, gelişmekte olan ülkelerde faşist ve otokratik yönetimler iş başına getirildi. Dünya genelinde ülkeler, ülkelerin içinde bölgeler, bölgeler açısından semtler korkunç bir gelir dağılımı adaletsizliğine gömüldü.

HANİ BUNUN İLK SAHİBİ?

Bu tabloda siz istediğiniz kadar, “kırsal kalkınma”, “akıllı şehirler”, “işkenceye sıfır tolerans”, “ hakça ticaret” deyin; istediğiniz kadar hayır işi işleyecek kurumları, Dünya’yı disipline edecek sosyal-kalkınma kuruluşlarının yanında yükseltin,, asla ama asla sonuç alamazsınız.

Tüm veriler şunu gösteriyor; Davos, Porto Alegre’ye üstündür ancak teselli şudur: hiç değilse, iletişim çağında artık bir büyük sorgulama başlamıştır. “Bu düzeni kim kurdu?”…

“İnsanlığı ezen bu düzen nasıl değişir?” Bir büyük arayış da budur ve bizler bu arayışa inanın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün karma-ekonomi diyen, emeğin haklarını savunan ilk düzenlemeleri hayata aktaran, haklı gerekçeler olmadıkça “savaş cinayettir” diyen insancıl ve sosyal yolundan giderek katkı verebiliriz.

Hem ülkemizin gelişmesi hem de dünyada gerçekten insancıl sosyal bir düzen kurulmasına katkı açısından tutacağımız başka bir yol yoktur, başka bir arayışa da gerek yoktur.

Bize düşen kendimize güvenmek ve doğasıyla, doğal kaynakların paylaşımıyla, üretimiyle, bölüşümüyle, emeğiyle, teknolojisinin değerlendirilmesiyle daha yaşanabilir bir dünyanın mümkün ve muhtemel olduğu konusunda insanlık ailesine gösterip, büyük davetimizi yapmaktır.

EVİMİZ İÇİN

Gelin insanlığa da insanımıza da daha fazla hayrımız dokunsun, şu önerilerimizi tartışalım:

Kamu üretken yatırımlarını planlamalı, yurt genelinde adil dağıtmalıyız.

Basın özgürlüğü başta toplantı ve örgütlenme özgürlüğünü geliştirmeliyiz.

Teknoloji temelli katma değer sağlayan mal üretimi ve dışsatımını artırmalıyız.

Tarımı, gıda ve beslenme güvenliğini ulusal mesele olarak tanımlamalıyız.

Sosyal devlet anlayışımızı berkitmeli, emeklilere insanca bir yaşamı sağlamalıyız.

Bu 5 temel konuda bütünsel bir anlayışla gelişme sağlarsak, Türkiye kişi başına milli gelirini artırabilir, dünya ticaretinden de daha fazla pay alabilir, yanı sıra kültürel kalkınmasına da ivme katabilir.

Evet, bizde de insanı ezen bir düzen var, bunu aşmalı yepyeni bir hayat kurmalıyız.

Ve bugün için “ayaklar altında” kalan büyük insanlık, tüm ortak değerleriyle yeniden ayağa kalkacağı günlere erişmelidir.

Hep birlikte ihtiyacımız olan tek şey dayanışma ve güven duygusudur.