Mehmet KÜÇÜKEKEN'in 31 Temmuz 2026 tarihli yazısı: Kol Kırılır Yen İçinde Kalır
Japonya'nın Faiz Hamlesi
Ekonomi bazen savaşlardan daha sessiz ilerler fakat etkileri çok daha derin olur. Bir ülkenin merkez bankasında alınan tek bir faiz kararı, binlerce kilometre uzaktaki fabrikaların üretimini, milyonlarca insanın gelirini ve devletlerin bütçe dengelerini değiştirebilir. Son günlerde Japonya Merkez Bankası'nın attığı adımlar tam da böyle bir sürecin habercisi niteliğinde.
Küresel finans çevreleri uzun süredir ABD Merkez Bankası'nın (Fed) faiz politikalarına odaklanmış durumda. Enflasyon verileri, istihdam rakamları ve büyüme göstergeleri yakından takip ediliyor. Oysa küresel sermaye hareketlerini belirleyen görünmeyen bir başka güç daha var: Japon yeni.
Dışarıdan bakıldığında Japonya'nın faiz politikası yalnızca kendi ekonomisini ilgilendiriyor gibi görünebilir. Gerçekte ise Tokyo'da alınacak bir karar; New York borsasını, Londra finans merkezini, Şanghay sanayisini ve İstanbul piyasalarını aynı anda etkileyebilecek büyüklükte sonuçlar doğurabilecek potansiyele sahiptir.
Küresel Likiditenin Görünmeyen Motoru
Yaklaşık yirmi yıldır dünya finans sisteminin önemli bir bölümü "carry trade" olarak bilinen mekanizma üzerinde çalıştı.
Bu sistem oldukça basittir.
Yatırımcılar Japonya'dan çok düşük faizle yen borçlanır, daha sonra bu kaynağı faiz getirisi yüksek ülkelere yönlendirir. ABD tahvilleri, gelişmekte olan ülke tahvilleri, hisse senetleri, emtia piyasaları ve hatta kripto varlıklar bu sermaye akışından uzun yıllar önemli ölçüde beslendi.
Ucuz yen, küresel piyasalarda görünmeyen bir likidite musluğu görevi gördü.
Ancak sistemin en önemli şartı Japon faizlerinin düşük kalmasıydı.
Şimdi bu denge değişmeye başlıyor.
Japonya Neden Faiz Artırmak Zorunda?
Japonya uzun yıllar farklı bir ekonomik sorun yaşadı.
Dünyanın büyük bölümü enflasyonla mücadele ederken Japonya deflasyonla mücadele ediyordu.
Fiyatların sürekli düşmesi tüketiciyi beklemeye yöneltti. Talep zayıfladı. Üretim yavaşladı. Ekonomik büyüme kronik şekilde düşük kaldı.
Bu nedenle Japonya sıfıra yakın faiz politikasını yıllarca sürdürdü.
Ancak son yıllarda enerji fiyatları yükseldi.
Yen değer kaybettikçe ithal enerji maliyetleri arttı.
İthal edilen enflasyon Japon ekonomisini farklı bir noktaya taşıdı.
Artık Japonya için düşük faiz ekonomik büyümeyi destekleyen bir araç olmaktan çıkıp enflasyonu besleyen bir unsur haline gelmeye başladı.
ABD Ekonomisi için Ne Anlama Geliyor?
ABD açısından en önemli risk tahvil piyasasında ortaya çıkabilir.
Japon yatırımcıları dünyanın en büyük ABD tahvili yatırımcıları arasında bulunuyor.
Eğer Japon devlet tahvilleri daha yüksek getiri sunmaya başlarsa, sermayenin bir bölümü doğal olarak ülkesine dönebilir.
Bunun sonucu olarak;
- ABD tahvillerine talep azalabilir.
- Uzun vadeli faizler yükselebilir.
- Mortgage faizleri artabilir.
- Şirketlerin finansman maliyetleri yükselebilir.
- Teknoloji hisselerinde değerlemeler baskı altında kalabilir.
Fed'in faiz indirimleri bile bu durumda beklenenden daha sınırlı etki oluşturabilir.
Çin Ekonomisi Açısından Riskler
Çin zaten emlak sektöründeki sorunlar, düşük iç talep ve ihracattaki yavaşlamayla mücadele ediyor.
Küresel likiditenin daralması halinde Çin'in finansmana erişimi pahalılaşabilir.
Yabancı sermaye girişleri zayıflayabilir.
Üretim yatırımları yavaşlayabilir.
Buna ilave olarak Asya para birimlerinin yeniden değer kazanması ihracat rekabetini de etkileyebilir.
Dolayısıyla Japonya'nın faiz artırımı yalnızca Japonya'yı değil, Asya'nın tamamını yeniden fiyatlayabilecek bir gelişme olarak görülmelidir.
Dünya Ekonomisi için Yeni Bir Dönem Başlıyor
Eğer carry trade çözülmeye başlarsa dünya ekonomisinde yaşanabilecek gelişmeler:
- Küresel likidite daralacaktır.
- Riskli varlıklardan güvenli limanlara geçiş hızlanacaktır.
- Gelişmekte olan ülkelere yönelen sıcak para akımları önemli ölçüde azalabilecektir.
- Finansal oynaklık artabilir.
- Sermaye hareketleri daha kısa vadeli hale gelebilir.
- Merkez bankalarının rezerv yönetimi her zamankinden daha kritik hale gelebilir.
Türkiye Ekonomisi Açısından Görünüm
Türkiye son yıllarda enflasyonla mücadele ederken aynı zamanda dış finansmana ihtiyaç duyan bir ekonomi görünümü sergiliyor.
Bu nedenle küresel sermaye hareketlerinde yaşanabilecek ani değişimler Türkiye açısından oldukça önemlidir.
- Sıcak para girişlerinin yavaşlaması;
- Döviz piyasasında oynaklığı artırabilir,
- Finansman maliyetlerini yükseltebilir,
- Şirket bilançoları üzerinde baskı oluşturabilir,
- Yatırım iştahını azaltabilir.
Özellikle döviz açık pozisyonu bulunan şirketler için yeni dönem daha dikkatli yönetilmelidir.
"Kol Kırılır Yen İçinde Kalır"
Türkçedeki bu atasözü bugün ekonomi yönetimine önemli bir mesaj veriyor.
Dışarıdaki gelişmeleri kontrol etmek mümkün değildir.
Ancak içeride ekonominin dayanıklılığını artırmak tamamen bizim elimizdedir.
Küresel finansal dalgalanmalar karşısında güçlü ekonomi, sağlam bilanço ve üretim odaklı büyüme en önemli koruma kalkanıdır.
Politika Yapıcılar için Acil Yol Haritası
Türkiye'nin önümüzdeki dönemde aşağıdaki başlıklara öncelik vermesi faydalı olabilir:
- Döviz rezervlerinin güçlendirilmesi: Olası sermaye çıkışlarına karşı rezerv tamponlarının artırılması finansal istikrar açısından önem taşımaktadır.
- Reel sektörün döviz riskinin azaltılması: Şirketlerin açık döviz pozisyonları düzenli biçimde izlenmeli ve risk yönetim araçlarına erişimleri kolaylaştırılmalıdır.
- Uzun vadeli yatırım finansmanının geliştirilmesi: Kısa vadeli sermaye yerine üretim ve teknoloji yatırımlarını destekleyen uzun vadeli finansman modelleri teşvik edilmelidir.
- KOBİ finansmanının güçlendirilmesi: Üretim zincirinin temel halkası olan KOBİ'lerin uygun maliyetli krediye erişimi korunmalıdır.
- İhracatta yüksek katma değer: Düşük teknoloji yerine yüksek katma değerli üretime geçiş hızlandırılmalıdır.
- Yerli tasarrufların artırılması: Yurt içi tasarruf oranının yükseltilmesi, dış finansmana bağımlılığı azaltacak temel adımlardan biridir.
Mehmet Küçükeken’in Makro İktisat Modeli
İktisat tarihine yeni bir bakış açısı kazandıran "Mehmet Küçükeken Makro İktisat Yaklaşımı", makroekonomik istikrarın yalnızca para politikasıyla değil; mikro düzeyde firma bilançolarının dayanıklılığı, üretim kapasitesi ve finansal direnç üzerinden inşa edilmesi gerektiğini savunur.
Bu yaklaşıma göre;
- Güçlü makro ekonomi, güçlü işletmelerden başlar,
- Finansal istikrar yalnızca faiz politikasıyla sağlanamaz,
- Üretim kapasitesi ekonomik güvenliğin temelidir,
- Sermaye hareketlerine karşı en etkili koruma, sağlam reel sektördür.
Bu bakış açısı, günümüzde giderek önem kazanan ekonomik dayanıklılık (economic resilience) tartışmalarıyla örtüşen bir perspektif sunmaktadır.
Ekonomide bazen en büyük kırılmalar yüksek ses çıkarmaz.
Tokyo'da açıklanacak birkaç baz puanlık faiz kararı; Washington'da tahvil faizlerini, Pekin'de yatırım iştahını ve İstanbul'da döviz piyasalarını aynı anda etkileyebilir.
Bugün mesele yalnızca Japonya'nın faiz artırıp artırmayacağı değildir. Asıl mesele, küresel likiditenin yeni dönemde hangi kurallarla hareket edeceğidir.
Türkiye açısından bu süreç, risk kadar fırsat da barındırmaktadır. Dış finansmana bağımlılığı azaltan, üretim gücünü artıran, teknoloji odaklı yatırımları teşvik eden ve finansal dayanıklılığı güçlendiren politikalar zamanında hayata geçirilebilirse, küresel dalgalanmalar yönetilebilir hale gelebilir.
Çünkü ekonomide asıl başarı, fırtınanın ne zaman çıkacağını tahmin etmek değil; gemiyi fırtınaya hazırlamaktır. Bugün atılacak rasyonel adımlar, yarının ekonomik istikrarını belirleyecektir. Belki de tam bu noktada, "Kol kırılır yen içinde kalır" sözü yalnızca bir atasözü değil, Türkiye'nin küresel belirsizlikler karşısında kendi ekonomik direncini inşa etmesi gerektiğini hatırlatan güçlü bir strateji çağrısına dönüşmektedir.
Bu çağrı, ekonomi kurmaylarınadır…