Mehmet KÜÇÜKEKEN'in 22 Haziran 2026 tarihli yazısı: Zorunlu Bağlılık

Psikolojide “zorunlu bağlılık” olarak tanımlanan olgu, bireyin veya toplumun, kendisine sunulan bilgi, söylem ya da ideolojik çerçeveyi sorgulamadan, eksiksiz ve mutlak doğru kabul etmesi durumudur. Arka planı, şartları, çelişkileri ve alternatif bakış açılarını değerlendirmeden “böyle söylendiği için böyledir” mantığıyla hareket etmektir. Bu psikolojik kısırdöngü, bireysel ve toplumsal adaletsizliklerin en büyük besin kaynağı haline gelmiştir. Özellikle Türkiye’de askerlik, bürokrasi, hukuk, ekonomi ve günlük ahlak alanlarında görülen kronik sorunlar, büyük ölçüde bu zorunlu bağlılığın ürünüdür.

Asker ve Emekli Haklarında Görmezden Gelinen Gerçekler

Astsubaylarımızın yıllardır verilmeyen tazminatları ile düzenlenmeyen özlük hakları, uzman çavuşların haklı kadro beklentileri, cephede kahramanlık gösterip “gazi” statüsü alamayan kahraman askerlerin bekleyişi ve emekli maaşlarına enflasyon farkının yansıtılmaması… Bunlar, “devlet-millet bütünlüğü” söylemiyle sunulan paketlerin içinde kaybolan gerçeklerdir. Toplum, “askerlik kutsal bir görevdir, her şey vatan için” denildiğinde sorgulamadan alkış tutuyor. Ancak aynı toplum, bu kahramanların ve emeklilerin temel insani ve maddi haklarını savunma konusunda sessiz kalıyor. Zorunlu bağlılık burada devreye giriyor: “Devletimiz ne yaparsa doğrudur” ön kabulüyle hareket edildiğinde, astsubayların kariyer tıkanıklığı, uzman çavuşların belirsiz geleceği ve gazilik unvanı verilmeyen yaralıların mağduriyeti “normal” kabul ediliyor.

Enflasyonun emekli maaşlarını erittiği gerçeği ise “ekonomik şartlar” diye geçiştiriliyor. Halbuki enflasyon farkının sistematik olarak yansıtılmaması, emeklilerin satın alma gücünün bilinçli bir şekilde törpülenmesi anlamına geliyor. Bu, sadece maddi bir kayıp değil; çalışma hayatında yıllarını vermiş insanlara karşı kurumsal bir saygısızlıktır.

Adalet, Ticaret ve Kamu Ahlakındaki Çürüme

Zorunlu bağlılık, sadece devlet-vatandaş ilişkisinde değil, günlük hayatta da kendini gösteriyor. Ticarette “hak ve adaletten taraf olmak” yerine kendi maddi çıkarını kayırmak, “bu devirde herkes böyle yapıyor” diyerek meşrulaştırılıyor. Hak yemek, dava arkadaşı satmak, torpil yapmak, kopya çekmek, rüşvet almak gibi davranışlar, “sistem böyle” denilerek sorgulanmıyor.

Hukukta “hak yemek” sıradanlaşmışken, “adalet mülkün temelidir” sözü duvarlarda asılı duruyor. İşe alımlarda liyakat yerine torpil ön plana çıktığında, “ehliyetli olan değil, tanıdık olan” mantığına zorunlu bağlılık devreye giriyor. Sınavlarda kopya, mesaiden kaytarma, işi ehline vermeme… Bunların hepsi, “herkes yapıyor, ben niye yapmayayım” kısır döngüsünün sonuçlarıdır. Bu döngü, toplumun genel ahlaki dokusunu zayıflatıyor ve meritokrasiyi (Meritokrasi, yönetim gücünün, sosyal sınıf veya zenginliğe değil; bireylerin yeteneklerine, zekasına ve bireysel çabasına dayandığı liyakat temelli bir sistemdir. Bu modelde bireyler, hak ettikleri konumlara sınavlar, eğitim ve beceri gibi objektif ölçütlerle gelir) yok ediyor.

Dini, siyaseti ve Atatürk’ü maddi-manevi çıkarlarına alet etmek ise en tehlikeli zorunlu bağlılık biçimlerinden biridir. Bir kesim dini araçsallaştırırken, diğer kesim Atatürk’ü siyasal rant için kullanıyor. Her iki taraf da kendi kitlesine “mutlak doğruyu” sunuyor. Eleştirel düşünce devre dışı bırakılıyor. “Benim tarafım haklı, karşı taraf hain” ikiliği, toplumun kutuplaşmasını besliyor ve gerçek sorunların (adaletsizlik, yolsuzluk, liyakatsizlik) üzerini örtüyor.

Neden Bu Kadar Kolay Kabul Ediyoruz?

Zorunlu bağlılığın psikolojik kökleri güçlüdür:

  • Bilişsel tembellik: Karmaşık konuları derinlemesine araştırmak zahmetlidir.

  • Sosyal uyum baskısı: Çoğunluğun veya otoritenin söylediğini sorgulamak dışlanmaya yol açabilir.

  • Korku ve güvensizlik: Sisteme eleştiri getirmek “vatan hainliği” ile etiketlenebilir korkusu.

  • Kısa vadeli fayda: Kişisel çıkarlar (torpil, rüşvet, kaytarma) kısa vadede tatmin edici görünür.

Bu etkenler birleşince, toplum geniş bir “kabul mekanizması” geliştirir. Astsubayın hakkını sormak yerine “devlet bakar” denir. Uzman çavuşun kadrosu gecikince “idare eder” denir. Emeklinin maaşı eriyince “herkes sıkıntıda” denir. Rüşvet veren de alan da “işler böyle yürüyor” der.

Eleştirel Düşünce ve Sorgulayıcı Tutum

Zorunlu bağlılığı kırmak mümkündür. Bunun için:

  1. Her söylemin arka planını, şartlarını ve olası çelişkilerini sorgulamak gerekir.

  2. “Bana ne söyleniyor?” yerine “Gerçekte ne oluyor?” sorusunu sormak.

  3. Farklı bakış açılarını dinlemek ve empati kurmak.

  4. Kişisel çıkarları toplumsal adaletin önüne koymamak.

Astsubayların, uzman çavuşların, gazi sayılmayan kahraman askerlerimizin ve emeklilerin hakları, “kutsal görev” söyleminin ötesinde somut adımlar ve yasal güvencelerle korunmalıdır. Ticarette, hukukta ve kamuda liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik esas olmalıdır. Adam kandırmak, dolandırmak, rüşvet, torpil gibi davranışlar sadece bireysel ahlaksızlık değil; toplumsal çürümenin yapı taşları olarak görülmeli ve ivedilikle gerekli tedbirler alınmalıdır.

Türkiye, büyük bir potansiyele sahip bir ülkedir. Ancak bu potansiyeli realize etmek için zorunlu bağlılıktan kurtulmak şarttır. Kahraman askerlerimizi sadece törenlerde anmak yetmez; onların haklarını da teslim etmek gerekir. Emeklilerimizi enflasyona ezdirmeden yaşatmak gerekir. Adaleti, ticareti ve kamuyu liyakat üzerine yeniden kurmak gerekir.

Zorunlu bağlılık, kurtulmamız gereken zincirlerimizdir. Bu zincirleri kırmadıkça ne gerçek adalete, ne kalıcı refaha, ne de güçlü bir topluma ulaşabiliriz.

Eleştirel akıl, sorgulama cesareti ve ahlaki tutarlılık; işte aradığımız kurtuluş budur.

Her birey, “Bana ne söyleniyor, peki gerçekte ne var?” diye sorduğu anda değişim başlar. Bu soruyu sormayan toplumlar, kendi mağduriyetlerini alkışlamaya mahkum kalır.

Biz, mahkum muyuz?