Mehmet KÜÇÜKEKEN'in 9 Temmuz 2026 tarihli yazısı: NATO Ankara Zirvesi’nin Gölgesinde Ege Gerçeği: Türkiye’nin Unutulmaması Gereken Hakları
Ankara, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yalnızca bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmadı. Aynı zamanda Türkiye'nin güvenlik mimarisindeki yerini, bölgesel dengelerdeki ağırlığını ve jeopolitik önemini bir kez daha dünyanın önüne koydu. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi çevresinde yürütülen diplomasi trafiği, Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın geleceğini şekillendirecek nitelikteydi.
Ancak Ankara’daki zirvenin yoğun gündemi arasında Türkiye açısından hayati önem taşıyan bir konu yeniden hatırlanmalıdır: Ege Denizi ve Anadolu kıyılarının hemen karşısında bulunan adaların statüsü.
Çünkü Ege meselesi yalnızca birkaç ada üzerinden yürüyen bir egemenlik tartışması değildir. Bu konu, Türkiye'nin güvenliği, ekonomik geleceği, deniz yetki alanları, enerji kaynakları ve jeopolitik bağımsızlığıyla doğrudan bağlantılıdır.
Ege'nin Hikayesi Haritalardan Daha Eskidir
Ege Denizi, binlerce yıldır medeniyetlerin kesiştiği bir coğrafya olmuştur. Bu deniz, yalnızca su kütlesi değil; ticaret yollarının, kültürel etkileşimin ve devletlerin kaderinin şekillendiği stratejik bir merkezdir.
Osmanlı Devleti'nin Rodos ve On İki Ada üzerindeki hâkimiyeti, 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde başlamış ve yüzyıllar boyunca devam etmiştir. Bu adalar, Anadolu kıyılarının doğal uzantısı niteliğinde görülmüş; Ege'deki savunma hattının ayrılmaz parçaları kabul edilmiştir.
Bugün haritaya bakıldığında dahi bu coğrafi gerçek değişmemiştir. Anadolu kıyılarına birkaç kilometre mesafedeki birçok ada, Türkiye'nin güvenliği açısından kritik öneme sahiptir.
Uşi Antlaşması ve Yerine Getirilmeyen Taahhüt
1911-1912 Trablusgarp Savaşı sırasında İtalya'nın işgal ettiği On İki Ada meselesi, Türk diplomasisinin hafızasında hâlâ canlılığını korumaktadır.
18 Ekim 1912 tarihli Uşi Antlaşması'nda adaların Osmanlı Devleti'ne geri verilmesi öngörülmüş, ancak Balkan Savaşları'nın oluşturduğu karmaşa nedeniyle bu süreç hiçbir zaman tamamlanmamıştır.
Türk tarihçileri ve birçok araştırmacı, bu dönemi kalıcı bir egemenlik devri olarak değil, geçici bir işgal süreci olarak değerlendirmektedir. Osmanlı arşivlerinde yer alan belgeler de devletin egemenlik haklarından tamamen vazgeçmediğine işaret eden önemli kayıtlar içermektedir.
Bu nedenle Ege tartışmaları yalnızca bugünün meselesi değildir; kökleri bir asrı aşkın geçmişe uzanan tarihî bir sürekliliğin parçasıdır.
Lozan'ın Kurduğu Denge
Cumhuriyet'in tapu senedi olarak kabul edilen Lozan Antlaşması, Türkiye'nin uluslararası sistemdeki yerini belirlemiştir.
Lozan'da bazı adaların Türkiye dışında kalması kabul edilmiş olsa da bunun karşılığında çok önemli bir güvenlik ilkesi tesis edilmiştir: silahsızlandırma.
Anadolu kıyılarının hemen karşısındaki adaların askeri üs hâline getirilmemesi, Türkiye'nin güvenliğinin temel unsurlarından biri olarak görülmüştür.
Aslında Lozan'ın ruhu son derece açıktır. Ege'de bir tarafın güvenliği diğer tarafın tehdidi üzerine kurulamaz.
Bugün Türkiye'nin dile getirdiği temel itiraz da tam olarak budur.
NATO Zirvesi ve Değişen Güvenlik Dengeleri
Ankara'daki NATO Zirvesi'nin en önemli mesajlarından biri, ittifakın güney kanadında istikrarın korunmasının artık her zamankinden daha kritik olduğuydu.
Karadeniz'de devam eden riskler, Orta Doğu'daki kırılgan yapı ve Doğu Akdeniz'deki enerji rekabeti düşünüldüğünde Türkiye'nin güvenlik hassasiyetlerinin göz ardı edilmesi mümkün değildir.
Bu noktada Ege'deki bazı adaların silahsızlandırılmış statülerine ilişkin tartışmalar yalnızca Türkiye ile Yunanistan arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemez. Konu, NATO'nun iç dengelerini ve bölgesel istikrarı da yakından ilgilendirmektedir.
Türkiye'nin yıllardır dile getirdiği güvenlik kaygıları, uluslararası hukuk açısından da meşru bir zeminde tartışılmaktadır.
Ekonomi Boyutu Çoğu Zaman Gözden Kaçıyor
Ege meselesine yalnızca tarih veya güvenlik perspektifinden bakmak eksik olur.
Bugün deniz yetki alanları; enerji kaynakları, doğal gaz rezervleri, balıkçılık hakları, ticaret yolları ve mavi ekonomi açısından büyük değer taşımaktadır.
21. yüzyılda denizler sadece askeri değil, ekonomik güç unsuru hâline gelmiştir.
Bu nedenle Ege'de ortaya çıkacak her yeni denge, Türkiye'nin ekonomik geleceğini de doğrudan etkilemektedir.
Anadolu'nun karşısındaki adaların statüsü, kıta sahanlığı tartışmaları ve deniz yetki alanları konusu; yalnızca hukukçuların değil, ekonomistlerin ve strateji uzmanlarının da gündemindedir.
Tarihi Hafıza ile Gelecek Vizyonu Arasında
Türkiye'nin Ege konusundaki yaklaşımı, yayılmacı bir politika değil; tarihî hakların, coğrafi gerçeklerin ve güvenlik ihtiyaçlarının korunması olarak okunmalıdır.
Türk milleti, tarih boyunca denizlere sırtını dönerek değil, denizlere hâkim olarak güç kazanmıştır.
Bugün yapılması gereken de geçmişe takılıp kalmak değil, tarihten gelen hakları uluslararası hukuk çerçevesinde savunmaktır.
Diplomasi, müzakere ve hukuk yolları her zaman öncelikli olmalıdır. Ancak Türkiye'nin Ege'deki meşru çıkarlarından vazgeçmesi de beklenemez.
Çünkü mesele yalnızca birkaç ada değildir.
Mesele, Anadolu'nun güvenliğidir.
Mesele, Mavi Vatan'ın geleceğidir.
Mesele, gelecek nesillere bırakılacak stratejik mirastır.
Ankara'daki NATO Zirvesi bize bir gerçeği yeniden hatırlattı: Güçlü devletler yalnızca sınırlarını değil, tarihlerini, haklarını ve jeopolitik çıkarlarını da koruyabilen devletlerdir.
Ege Denizi'ne bu gözle bakıldığında, konu artık bir ada tartışmasının çok ötesine geçmektedir. Bu, Türkiye'nin jeopolitik geleceği, ekonomik bağımsızlığı ve millî güvenliğiyle doğrudan ilgili bir devlet meselesidir.
Ve bu mesele, günübirlik tartışmaların değil; tarih şuuru, stratejik akıl ve millî kararlılıkla yürütülmesi gereken uzun soluklu bir davadır.
Türkiye, haklı davasında; mutlaka başarıya ulaşacaktır.