Hüseyin ALPASLAN'ın 8 Temmuz 2026 tarihli yazısı: Kurtuluş Savaşı mı, Millî Mücadele mi?

Son günlerde eğitim müfredatı üzerinden yürüyen ve tarihimizi kavramsal bir yol ayrımına zorlayan bir tartışmayı yakından takip ediyoruz. Bir tarafta "Kurtuluş Savaşı" ifadesinin, diğer tarafta "Millî Mücadele" tanımının doğruluğunu savunanlar…

Oysa tarihi, ideolojik kamplaşmaların değil, belgelerin ve hakikatin ışığında okuyanlar için bu iki kavram birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel sütundur. Bugün ekranlarda ya da kürsülerde sığ bir mantıkla yürütülen "Biz kimden, neden kurtulduk?" tarzındaki söylemler, en yalın ifadeyle tarihsel kavramları ve sürecin dinamiklerini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Tarih, ideolojilerin esneteceği bir hamur değil; hakikatlerin eğilip bükülemeyeceği bir ilim sahasıdır.

Gelin, meseleyi yapay tartışmalardan arındırarak, tarihin akışına uygun bir netlikle tanımlayalım;

Cephenin Gerçeği:

Kurtuluş Savaşı yapılmıştır. Hiç kimse inkâr edemez ki, bu topraklarda fiziki, askeri ve kanlı bir Kurtuluş Savaşı verilmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından vatan topraklarını fiilen işgale yeltenen emperyalist güçlere ve onların maşalarına karşı; İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da göğüs göğse çarpışılmıştır. Bu hamle, makûs talihimizi yenen, düşmanı toprağımızdan söküp atan askeri bir zaferdir. Dolayısıyla cephedeki o amansız çarpışmaları, dökülen kanı ve kazanılan askeri başarıyı "Kurtuluş Savaşı" olarak adlandırmak tarihi bir zorunluluktur. Ortada fiili bir işgal ve bu işgale karşı kazanılmış askeri bir kurtuluş vardır.

Sürecin Bütünü:

Millî Mücadele ise bir şemsiyedir. Anadolu topraklarında Atatürk önderliğinde Türk Milleti’nin kazandığı bu büyük zaferi sadece cephedeki kurşunla, süngüyle ve askeri hamlelerle sınırlamak, o zaferi doğuran devasa arka planı eksik bırakmak demektir. İşte tam bu noktada, daha geniş ve kapsayıcı bir tanım olan Millî Mücadele devreye girer. Nitekim bu gerçeği, kaleme aldığım "Millî Mücadele Döneminin Mihenk Taşları" adlı kitabımda da tüm önemli unsurlarıyla, adım adım ele almaya çalışmıştım. Çünkü bu büyük hamle, sadece düzenli ordunun kurulduğu gün başlamadı. 13 Kasım 1918’de Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a gelip, Boğaz’a demirli düşman zırhlılarına bakarak "Geldikleri gibi giderler" dediği o ilk andan itibaren; kurulan gizli istihbarat ağlarıyla, Anadolu’ya silah ve insan aktaran gizli cemiyetlerin faaliyetleriyle başladı. Ardından Amasya, Erzurum ve Sivas’ta toplanan kongrelerle milletin iradesi birleştirildi. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla bu kavga, hukuki ve meşru bir zemine oturtuldu. İşbirlikçilerin çıkardığı iç isyanlara ve tüm engellemelere rağmen, tekalif-i milliye emirleriyle varını yoğunu orduya teslim eden, topyekûn bir halk hareketi örüldü. İşte istihbaratıyla, kongreleriyle, meclisiyle, Mudanya ve Lozan’da sürdürülen diplomasisiyle ve halkın fedakarlığıyla yürütülen bu devasa organizasyonun adı Millî Mücadele’dir.

Özetle:

Millî Mücadele, Mondros’tan Lozan’a uzanan o büyük ve çok boyutlu sürecin, yani bütünün adıdır. Kurtuluş Savaşı ise bu büyük mücadelenin askeri, cephedeki ve hayati olan en keskin virajıdır. Kurtuluş Savaşı olmadan Millî Mücadele askeri neticeye ulaşamazdı; Millî Mücadele’nin o muazzam sivil, siyasi ve istihbarî örgütlenmesi olmasaydı da cephede bir Kurtuluş Savaşı verilemezdi.

Müfredat tartışmalarında veya günlük siyasi polemiklerde bu iki kavramı karşı karşıya getirmek, kendi tarihimizin bir parçasına kör bakmaktır. Şüpheleri ve tartışmaları ortadan kaldırmanın yolu bellidir: Cephede verilen o şanlı kavga bir Kurtuluş Savaşı’dır; bu savaşı var eden, besleyen ve zafere taşıyan topyekûn ruh ve organizasyon ise Millî Mücadele’dir.

Nitekim bu kavramlar ders kitaplarında tam da bu durulukta yer almalı; tarihi meselelere siyasi ve ideolojik söylemlerden arındırılmış ilmi bir anlayışla yaklaşılmalıdır.