Hüseyin ALPASLAN'ın 29 Haziran 2026 tarihli yazısı: İsrail'in Siyasi Hamlesine Karşı Tarihi Reddiye

İsrail kabinesinin güncel siyasi konjonktür ve diplomatik gerilimler gölgesinde tek taraflı olarak aldığı 1915 olaylarını "soykırım" olarak tanıma kararı, tarih bilimi ve uluslararası hukuk ilkeleri açısından hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır. Siyasi kurumların ve hükümetlerin oylama veya kabine kararları yoluyla geçmişi yargılamaya kalkışması, tarih biliminin doğasına kökten aykırıdır. 1915 olayları, devletlerin günübirlik siyasi refleksleriyle değil; ancak objektif tarihçilerin dönemin askeri, adli ve idari arşiv belgelerini incelemesiyle aydınlatılabilir. Bu bağlamda, siyasi çıkarlarla tarihsel gerçekleri yeniden yazma girişimlerine karşı, birincil vesikalar ışığında meselenin gerçek anatomisini ortaya koymak bir bilimsel zorunluluktur.

Ermeni tehcirine yönelik sunulan soykırım iddialarına karşı en güçlü tarihsel gerçek, tehcir kararının ardındaki askeri zaruretler ve yasal zemindir. 1915 Sevk ve İskân Kanunu, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullar altında, Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü ve ulusal güvenliğini koruma amacıyla almak zorunda kaldığı geçici ve istisnai bir güvenlik önlemidir. Özellikle Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni nüfusun bir kısmının savaş sürecinde Rusya ile iş birliği yapması, isyan girişimlerinde bulunması ve düşman güçlerle ittifak kurarak cephe gerisinde iç karışıklık yaratması merkezi otoriteyi bu tedbire mecbur bırakmıştır. 27 Mayıs 1915 tarihli kanun, tamamen askeri ve güvenlik açısından tehdit olarak değerlendirilen unsurların belirli bölgelerden uzaklaştırılmasını ve geçici yer değiştirmelerini düzenleyen teknik bir yasal mevzuattır. Kanunun temel amacı, iddia edilenin aksine metodik bir imha değil; askeri zaruretler nedeniyle tehlikeli bölgelerdeki nüfusu güvenli alanlara nakletmek ve nakil esnasında bu kişilerin can ve mallarını güvence altına almaktır.

Soykırım iddialarını kökten çürüten en somut adli veri ise bizzat Osmanlı hükümetinin tehcir sürecindeki suiistimallere karşı ortaya koyduğu cezalandırma iradesidir. Tehcir sırasında bazı bölgelerde yerel unsurların veya çetelerin karıştığı saldırı ve yağma olaylarının yaşandığı, bu duruma Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğrudan rolü olduğu iddia edilse de bu iddiaları destekleyen veriler yetersiz ve zorlama yorumlardan ibarettir. Arşiv kayıtları, İttihat ve Terakki yönetiminin süreç boyunca askeri disiplini sağlama çabası içinde olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim 1915-1916 yıllarında bizzat Osmanlı hükümeti tarafından kurulan askeri mahkemeler, tehcir sırasında suç işleyen, kafilelere saldıran veya görevini kötüye kullanan yüzlerce Osmanlı vatandaşını ve kamu görevlisini bizzat yargılamış ve idam dahil en ağır cezalara çarptırmıştır. Kendi tebaasını planlı bir şekilde yok etmek isteyen bir devletin, o tebaaya zarar veren kendi memurunu ve askerini savaşın en kritik evresinde mahkemeye çıkarıp idam etmesi mantık ve tarih bilimi açısından imkânsızdır. Bu yargısal vesikalar, metodik bir imha politikasının varlığına dair iddiaların tarihsel gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu ispatlamaktadır.

Bugün İsrail kabinesinin referans aldığı Ermeni nüfus kayıplarına dair rakamlar tamamen abartılı ve manipülatiftir. Dönemin Patrikhane, Osmanlı ve yabancı istatistikleri arasında uçurumlar bulunmakla birlikte; yaşanan nüfus düşüşü tek başına bir soykırım kanıtı olarak kabul edilemez. Bu kayıplar, planlı bir imhanın değil; I. Dünya Savaşı'nın getirdiği yıkıcı kıtlık, salgın hastalıklar, genel asayiş sorunları, zorlu coğrafi koşullar ve karşılıklı çatışmalar gibi trajik nedenlerin bir sonucudur. İttihat ve Terakki'nin Türkçülük ideolojisinin homojen bir ulus devlet arayışıyla tehciri planladığı yönündeki iddialar kanıtlanmamış olup, tehcir öncelikli olarak savaş koşullarının dayattığı bir güvenlik refleksiyle şekillenmiştir. Sonuç olarak; İsrail hükümetinin veya herhangi bir siyasi odağın aldığı kararlar konjonktürel birer siyasi hamleden öteye geçemez. Tarih araştırmalarının ve birincil belgelerin karşılıklı olarak, bilimsel komisyonlarca değerlendirilmesi, konunun kapsamlı ve adil bir şekilde anlaşılmasının tek yoludur. Siyasetin hükmü geçici, arşivlerin sunduğu hakikatler ise kalıcıdır.