Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 29 Mayıs 2026 tarihli yazısı: Şehirler "Büyürken", "Küçülen" : İnsanca Yaşam!
Türkiye'nin yüzde doksanı artık şehirlerde yaşıyor.
"Kentleşme" ise çok daha farklı bir tanım ve modernitenin bir kavramı.
Bizler kentli olamayan şehirliler gibiyiz; sadece birbirimizin "hemşehrisiyiz".
Kentli olmak, zaman, mekan, ortak alan kullanımı, sorumluluklar, duyarlılıklar ile farklı nitelikleri gerektiriyor.
Okulundan stadına, hastanesinden parkına, kanalizasyonundan temiz suyuna, kamusal ve kaliteli bir yaşamın adı kent yaşamı!
Biz betona boğulmuşuz. Yaşamayı işten eve dairesinde adeta unutmuşuz.
Planlı, akıllı kentlerden yoksunuz.
Rantiye ve şantiye düzenindeyiz...
Gökyüzüne uzanan beton yapılar, kilometrelerce otoyollar, alışveriş merkezleri ve devasa yerleşim alanları…
Bu, büyük bir başarı hikâyesi gibi sunuluyor.
Gelişme değil bu, olsa olsa kof bir büyüme!
İşte bu büyümenin ortasında sormamız gereken bir soru var:
Şehirler "büyürken" bireysel ve toplumsal yaşamıyla insan gerçekten büyüyor mu, yoksa küçülüyor mu?
Şu var ki, "eskiden" şehirler sadece insanların yaşadığı yerler değildi; aynı zamanda ilişkilerin, dayanışmanın ve ortak hayatın mekânlarıydı.
Çocukluğumdan özlemle hatırlarım: Bir mahalle kültürü vardı...
İnsanlar birbirlerini tanırdı. Komşuluk, yalnızca aynı binayı paylaşmak değil, aynı hayatı paylaşmaktı.
Günümüz sözümona modern kentinde ise başka bir tablo ile karşı karşıyayız.
İnsanlar birbirlerini tanımadan yaşıyor.
Şehirlerimiz, insanı kalabalıkların içine yerleştirirken, aynı zamanda onu yalnızlaştırıyor.
Yine "eskiden" insanlar yaşamak için çalışırdı.
Bugün ise çoğu zaman çalışmak için yaşayan bir insan profili ortaya çıktı.
Makinelerin dünyasında mekanik ölümlüler gibiyiz!
Uzayan çalışma saatleri, ekonomik kaygılar ve sürekli hızlanan hayat ritmi, insanın kendisine ayırabileceği zamanı giderek daraltıyor.
Çok yazık ki, düşünmeye, okumaya, üretmeye ve hatta dinlenmeye bile fırsat bulamayan bir insan tipi ortaya çıkıyor.
Denizi görmeyen "deniz şehirli" insanlar, bayramda bile memlekete gidemeyen aileler...
Bizim şehirlerimiz de, tüketimi büyütürken insanın iç dünyasını küçültme riskini de beraberinde getirmekte...
AVM'lerde dönen kredi kartlı bir yaşam; ne bir sinema, ne bir tiyatro, ne bir konser ne de "hanımlı beyli" gidilebilen maçlar...
Tekrar edelim: bir şehir yalnızca yolları, binaları ve altyapısıyla büyük olmaz.
Bir şehir, insanlarının kültürüyle, düşüncesiyle, sanat üretimiyle, dayanışma ruhuyla büyür.
Gerçek anlamda gelişmiş şehirler, yalnızca ekonomik faaliyetlerin yoğun olduğu yerler değildir; aynı zamanda insanların birbirine güven duyduğu, birlikte yaşama kültürünün güçlü olduğu, düşünce ve sanatın geliştiği yerlerdir.
Eğer şehirlerimiz büyürken insan küçülüyorsa, daralıyorsa, ortada ciddi bir sorun vardır.
Çünkü şehir dediğimiz şey, beton yapıların toplamı değil, insan hayatının tüm yönleriyle örgütlendiği büyük bir yaşam alanıdır.
Bu alan ne kadar insancıl olursa, kentleşme ve toplumsal kentlileşme de o denli mümkün olacaktır.
Sonuç olarak
eğer "şehirlerimiz büyürken" insanlarımızın düşünce dünyası, kültürü ve dayanışma duygusu da büyüyorsa, o zaman gerçek bir ilerlemeden, gelişmeden söz edebiliriz.
Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, zaten yaşamakta olduğumuz karmaşadır!!