Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 18 Eylül 2026 tarihli yazısı: KANIKSAMAK

Yoksulluk değil.

Yolsuzluk değil.

Yozlaşma değil.

Sömürü de değil.

Belki de bir toplumun başına gelebilecek en kötü şey, bütün bunları kanıksamış olmasıdır.

İnsanların yaşadıkları haksızlıkları, eşitsizlikleri, ekonomik sıkıntıları, siyasal ve toplumsal sorunları artık hayatın değiştirilemez gerçekleri olarak görmeye başlamalarıdır.

Daha da kötüsü, değiştirmeye çalışmanın bir işe yaramayacağına inanmalarıdır.

Psikolojide "öğrenilmiş çaresizlik" olarak tanımlanan durumun toplumsal hayata taşınmış biçiminden söz ediyorum.

Birey, uzun süre boyunca değiştiremediği olumsuz koşullarla karşılaştığında bir noktadan sonra mücadele etme isteğini kaybedebilir. Önünde bir çıkış yolu belirse bile onu göremeyebilir. Çünkü asıl engel artık dışarıda değil, zihnindedir.

Toplumlar için de benzer bir süreç mümkün olabilir.

Burada mutlak bir toplumsal teslimiyetten değil, değiştirebilme iradesinin aşınmasından söz ediyorum.

İnsanlar giderek daha az sorgulamaya, daha az itiraz etmeye, daha az umut etmeye başlayabilirler.

Olayların yarattığı ve sistemin dayattığı acılardan öylesine yorulabilirler ki bireysel ve toplumsal zihnin şalteri adeta kapanır.

İnsan kendi içine çekilir.

Yalnızlaşır.

"Ben ne yapabilirim ki?" sorusu, giderek

"Hiçbir şey değişmez" hükmüne dönüşür.

İşte büyük ve kara delik burada oluşur.

Ekonomik ve siyasal elitleriyle, sosyal hayatın kanaat önderleriyle, iletişim araçları ve gündelik hayatın görünmez baskılarıyla bir düzen; zaman içinde düşünmeyen, sorgulamayan ve itiraz etmeyen bir insan modelinin oluşmasına da zemin hazırlayabilir.

Üstelik bunun için insanların sistematik tarzda baskı altında tutulmaları bile gerekmez.

Bazen insanın değişimin mümkün olmadığına inanması yeterlidir.

Külüstür siyaset, kalpazan sendika ve kitle örgütleri, kaşarlanmış medya bu ortamın bileşenleridir.

Bir yolsuzluk haberi duyarsınız, şaşırmazsınız.

Bir adaletsizlik görürsünüz, "Böyle gelmiş, böyle gider" dersiniz.

Bir -insanın yoksulluğuna tanık olursunuz- hayatın olağan görüntülerinden biri gibi geçip gidersiniz.

Bir yanlışlık karşısında itiraz etmeyi düşünür, sonra "Ne değişecek ki?" diyerek vazgeçersiniz.

"Kanıksamak" işte budur!

Ve belki de baskının ve bu anaforun en güçlü müttefiki korku değil, alışkanlıktır.

Çünkü korkan insan bir gün cesaretini toplayabilir.

Fakat alışmış insan, değiştirmesi gereken bir şey bulunduğunu bile unutabilir.

Böylece insan, kendisine dayatılan koşulların ne kadarının yine "insanların" suskunlukları ve vazgeçişleriyle oluştuğunu fark etmeksizin derin bir boşlukta tükenebilir.

Bu bir tür sosyal harakiridir.

Zihinsel bir ötenazi...

İnsan nefes almaktadır ama değiştirme iradesi giderek sönmektedir.

Oysa hiçbir (kara) toplumsal düzen değişmez değildir.

Tarih, bunun örnekleriyle doludur.

Toplumların yeniden ayağa kalkabilmesinin başlangıç noktası da çoğu zaman çok basit bir düşüncedir:

"Bu böyle olmak zorunda değil."

İşte bu nedenle yoksullukla mücadele kadar yoksulluğun kanıksanmasıyla, yolsuzlukla mücadele kadar yolsuzluğun normalleşmesiyle, yozlaşmayla mücadele kadar yozlaşmaya karşı duyarlılığın kaybolmasıyla da mücadele etmek gerekir...

Ve...

"Yaşadıkça umut vardır" derler.

Yaşamak için düşünmek, direnmek, dayanışmak...

Ve her gün yeniden başlamak gerek.

Bunu pek söylemezler!