Betül Gökçe AKGÖL'ün 29 Ağustos 2025 tarihli yazısı: Unutulan Türk Sineması

Bir zamanlar Yeşilçam vardı. Düşük bütçeli filmlerde devleşen oyuncular, bir çınar ağacının gölgesinde geçen aşk hikâyeleri, sokakta satılan bir simitle başlayan dostluklar…

1970’ler Türk sineması, hem ekonomik zorluklara hem de teknik sınırlamalara rağmen ruhunu hiç kaybetmeyen bir dönemdi. Şimdi geriye dönüp baktığımızda, sadece nostalji mi görüyoruz, merak ediyorum.

70’lerin filmlerinde bir "sahicilik" vardı. Oyunculuklar belki görece abartılıydı ama duygular yalındı. Filmler, dönemin ekonomik krizlerini, işçi grevlerini, sınıf farklarını cesurca işlerdi.

Bir yanda toplumsal gerçekçilikle yoğrulmuş Yılmaz Güney filmleri; diğer yanda sıcak mahalle hikâyeleriyle kalplere dokunan Ertem Eğilmez yapımları…

Bugün baktığımızda, büyük yapım şirketlerinin dev prodüksiyonları, parlayan isimler ve dijital efektlerle dolu filmler izliyoruz. Peki ya duygu? Göz göze gelmeden, bir kelime etmeden geçen sahnelerdeki o iç burkan sessizlik nerede şimdi?

1970’lerin sineması teknik olarak eksikti belki ama bu eksiklik, estetik bir dile dönüşüyordu. Kısıtlı ışık, doğal çekim alanları, amatör kamera hareketleri...

Tüm bunlar yapay değil, insana dair bir sinema ortaya çıkarıyordu. Oysa bugünün sineması daha çok bir endüstri ürünü. Sinema salonunda film değil, “ürün” izliyoruz artık.

Bu noktada sormak gerekiyor: Türk sinemasının bugünkü hâli, kendi ruhunu yitirdi mi?

Bazı genç yönetmenler hâlâ 70’lerin izinden gitmeye çalışıyor. Emin Alper, Nuri Bilge Ceylan ya da Zeki Demirkubuz gibi isimler, modern sinemaya 70’lerin ruhunu taşıyan bir yaklaşım getiriyorlar. Ancak bu filmler gişe kaygısı gütmediği için yalnızca belli bir çevreye ulaşabiliyor. Oysa Yeşilçam, hem halkın hem sanatın içindeydi.

Belki de 70’lerin estetiği bir daha aynı şekilde geri gelmeyecek. Zaten sinemada “aynısı” geri gelmez; ama o ruhtan, o samimiyetten yeni bir şey doğabilir. Yeni bir sinema dili, geçmişle bağını koparmadan geleceğe yürüyebilir.

Sinemayı bir hafıza mekânı olarak görürsek; 1970’lerin Türk sineması, bugünün dijital dünyasında bize hâlâ söyleyecek çok şeyi olduğunu fısıldıyor. Asıl mesele, biz bu fısıltıyı duymaya hazır mıyız?