Betül Gökçe AKGÖL'ün 16 Ocak 2026 tarihli yazısı: Sabahın Üçü
“Hiçbir belirti göstermeksizin, hatta hiçbir şey hissetmeden, kendimi yok olmuş gibi hissediyor, beni çevreleyen her şeyden kopuyordum ama aynı zamanda tüm duyularım keskinleşiyordu."
Bu romanı birkaç kelime ile anlatmam gerekseydi şu kelimeleri kullanırdım: naif, telaşsız. Çocukluğunda epilepsi atakları geçiren anlatıcı, Marsilya’ya babası ile hekim kontrolüne gitmek zorunda kalır. Hekimin yapacağı son tetkik için ise gece uyanık kalması gerekir. Bu sebeple Marsilya’yı keşfe çıkmaya karar vererek, baba ve oğul sokaklarda gezerler, barlarda sohbet ederler. Tüm bunları yaparken de yıllar boyunca ayrı yaşamaları sebebiyle yapamadıkları bir şeyi gerçekleştirirler: birbirlerini tanımak... Marsilya’yı keşfettikleri bu sürede aslında birbirlerini de keşfederler. Çocuk, babasına dair beyninde kurduğu bütün çocukluk algılarının hatalı olduğunu; baba da oğlunu aslında pek de tanımadığını fark eder. Ve bütün bunlar bir naiflikle gerçekleşir. Ara ara anlatıcının olaylara dair fikirlerini sunması da bu naifliği artırır.
Telaşsız bir roman çünkü kitabı inanılmaz bir sakinlik içinde okuyorsunuz. Kendiliğinden akıp gidiyor, hiç yormuyor. Sanki bu baba ve oğul ikilisi gün ve gece boyunca takip eden üçüncü bir göz oluyorsunuz. Eğer okuduğunuz kitaplarda temponun sürekli hızlı olmasından hoşlanıyorsanız pek bu kitaptan aradığınızı bulamayabilirsiniz. Ama eğer sohbetler, tanışmalar, insan ilişkileri, bağlar, müzik gibi konular üzerine diyalogları seviyorsanız büyük bir keyifle ve bir çırpıda okuyacaksınız. Şimdiden iyi okumalar!