Dr. R.Bülend KIRMACI'nın 22 Eylül Salı tarihli yazısı: Travmatik Toplum...
İnsan, ruhsal veya fiziksel baş etmesi zor olaylar ve olgularla karşılaşabilir.
Toplumlar da öyle...
Büyük afetler, kanlı savaşlar, çatışma potansiyeli taşıyan göçler...
Bir geceden sabaha zirve yapan, yakan, yıkan ekonomik krizler...
Kitlesel hale gelen işsizlik, dayanılmaz kertede bir hayat pahalılığı...
Tüm bunlara karşılık insanları da, toplumları da ayakta ve hayatta tutan: umuttur!
O güzel deyişte olduğu gibi “yaşadıkça umut vardır”. Vardır ama travma dalgaları uzarsa ve tekrar eden artçı döngüler ile toplum kuşatılmışsa; işte o zaman umutlar bile erozyona uğrar.
Türkiye, toplumsal yaşamıyla, ekonomik yaşamsallığıyla, kültürel ortamıyla neredeyse kronik hale gelmiş bir travma ortamındadır.
Nüfusumuzun büyük kısmı gelirin onda birini almakta, maaş, ücret ve emekli ödentileri yetersiz kalmaktadır.
Toplumun “çekirdeği” aileler, ay sonunu getirmek için kredi kartlarıyla bankalara borçlanmaktadır.
İşsizlik özellikle eğitim görmüş gençler arasında olmak üzere giderek kalıcı hale gelmektedir.
Siyasetin dili toplumsal barışa katkı yapmaktan, medya tarafından dolaşıma sunulan televizyon dizileri kültürel hayatımıza zarafet katmaktan çok uzaktır.
Tüm bu tablo travmanın anlatımıdır... Toplum olarak yaşamakta olduğumuz travmanın dışavurumu da son derece dramatik sahnelerle belirmektedir: Kadın cinayetleri, gündelik yaşamda “öfke patlamaları”, her alanda tırmanan şiddet...
Travmatik toplumsal yapının oluşumu dünden bugüne kısa bir seyrin işi değildir.
On yılların eseridir.
Toplum en başta ona yol göstermesi gereken rol modeller tarafından adeta yüzüstü bırakılmıştır.
Yaşamın külfetleri ile nimetleri arasında dağıtım yapılırken hakkaniyet bir yana itilmiştir.
Hemen hemen her alanda; siyasette, medyada, akademide, bürokraside liyakat adeta rafa kaldırılmıştır.
Belki en kötüsü de aşınmış olan hak kapısını onarmak yerine o kapıdan geçmek fırsatçılığına kimilerimizin sürüklenmiş olmasıdır.
Bu tabloya karşılık Türkiye bir yerlerde hala yaşamakta ve yaşatılmaktadır...
İşini dürüstçe yapan memurlarımız, canla başla çalışan öğretmenlerimiz, bizi sanat ve kültür alanında başarıya taşımak için didinen sanatçılarımız, laboratuvarlarda sabahlayan bilim insanlarımız ve tabii sınırlarımızda uyku bile tanımayan güvenlik güçlerimiz var.
İyi ki varlar...
Öte yandan sorunu tanımlamak kadar çözüm hakkında önerilerde bulunmak yazı yazanların görevidir bence... Ve kendimce bu tablodan, bu travmadan çıkış yolunu da yazmak istiyorum...
Türkiye planlı ekonomiyi öncelemelidir.
Türkiye üretim ekonomisini esas almalıdır.
Türkiye tasarruf etmeli; aktif tasarruflarını reel yatırımlara yönlendirmelidir.
Türkiye insan gücü planlamasını da yapmalıdır; diplomalar meslek sağlamalıdır.
Türkiye tarımda milli, enerjide devletçi politikalar izlemelidir.
Türkiye kültürel kalkınmaya son derece önem vermelidir.
Türkiye bölgesel gelişmişlik farkını en aza indirgeyecek projelerine sahip çıkmalıdır.
Türkiye sendikasını sanayisine rakip gören anlayışları aşmalıdır.
Türkiye teknolojik üretime ve araştırma-geliştirme bütçelerini ikiye katlamalıdır.
Türkiye bankacılık düzenini vatandaşı ezen, orta girişimciyi ortada bırakan yapıdan kurtarmalıdır.
Türkiye organize sanayi bölgeleri ve serbest bölgeler ile büyük İpek Yolu ağına bağlanmalıdır.
Türkiye bürokrasisini liyakat ilkesine göre tanzim etmeli, dış siyasette deneyime önem vermelidir.
Türkiye çok taraflı uluslararası ilişkilerin her adımında savunmaya dayalı kanat ülke değil, barışa yönelik aktif inisiyatif alan merkez ülke olmaya çalışmalıdır.
Tüm bunların yanı sıra travmatik toplum yapısından arınmamız, doğal olana yönelmemiz ve yaradılış hasletlerimiz olan hoşgörü, dayanışma toplumuna dönmemiz için her şeyin başının eğitim olduğu gerçeği asla ama asla unutulmamalıdır.
İnsanca yaşanan bir Türkiye, üretim süreçlerinin, bölüşüm standartlarının ve ahlaki ölçülerinin insana en yaraşır şekilde yapılandığı bir Türkiye’dir ve işte gerçek Türkiye de odur...