Hüseyin ALPASLAN’ın 21 Eylül 2026 tarihli yazısı: Silahların Gölgesinde 1915
Tarih, bazen süslü cümlelerin, ideolojik kalıpların veya taraf tutan anlatıların arkasına saklanmaya çalışılsa da belgeler ve rakamlar dile geldiğinde hakikat bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Bugün 1915 yılına dair yürütülen tartışmaların odağında yer alan olayları doğru bir zeminde kavrayabilmek için siyasi sloganları bir kenara bırakıp arşivlerin tozlu sayfalarındaki somut verilere bakmak zorundayız.
Önümüze koyduğumuz 1915 yılına ait Anadolu genelindeki komite envanterleri, o dönem yaşananların iddiasız bir "savunma refleksi" olmadığını; aksine ince ince planlanmış, lojistik ağı örülmüş ve zamanlaması ayarlanmış kapsamlı bir ihtilal organizasyonu olduğunu gözler önüne seriyor.
Karşımızdaki tablo, sınırları aşan devasa bir cephane haritasıdır. Harput’tan Kayseri’ye, Suşehri’nden Diyarbakır’a, hatta Marmara’nın kapısı sayılan İzmit ve Adapazarı’ndan Ege’nin kalbi İzmir’e kadar uzanan bir silahlanma ağı söz konusudur. Sadece birkaç rakam bile tablonun ciddiyetini anlatmaya yeter: Harput’ta ele geçirilen 5 bin piyade tüfeği; Kayseri’de binalara istiflenmiş yüzlerce bomba, Suşehri’nde tek bir noktada yakalanan 10 binden fazla mühimmat ve 13 bin cephane… Bunlar, köylünün kendini korumak için duvara astığı birkaç av tüfeği değil; ordu teçhizatıyla yarışan organize bir lojistik hamlenin açık göstergeleridir.
Daha da vahim ve dikkat çekici olan husus, bu mühimmatın saklanma ve kamufle edilme yöntemleridir. Masumiyetin ve sivil alanın temsilcisi olan kiliseler, mezarlıklar ve sivil konutlar birer askerî mühimmat deposuna dönüştürülmüştür. Diyarbakır ve Hafik’te sivil evlerde ve ambarlarda tüfek ve patlayıcıların yanında ele geçirilen "yeni üretilmiş askerî üniformalar", niyetin sadece bölgesel bir asayiş koruması olmadığını kanıtlıyor. Karşımızda giyimine, rütbesine ve teçhizatına kadar hazırlanmış, komuta zinciri oluşturulmuş profesyonel bir kalkışma projesi durmaktadır.
Üstelik bu hazırlıklar, Osmanlı Devleti’nin Çanakkale’de ve Kafkasya’da ölüm kalım savaşı verdiği, ordunun var gücüyle cephede olduğu bir zaman dilimine denk getirilmiştir. Telgraf hatlarının kesilmesi, ordu ikmal yollarının sabote edilmesi ve cephe gerisinde güvenlik zafiyeti yaratılması, bir ülkenin savaş esnasındaki en büyük kâbusudur.
1915 sevk ve iskân (tehcir) kararına giden süreçte, Anadolu’yu bir uçtan bir uca saran bu lojistik ağı, silah depolarını ve komite eylemlerini göz ardı etmek, tarihi kör bir noktadan okumak demektir. Resmî arşiv belgeleri ışığında bakıldığında, devletin o gün aldığı kararların arkasındaki stratejik zorunluluk, cephe gerisini koruma dürtüsü ve asayiş ihtiyacı net bir şekilde anlaşılmaktadır. Tarihi sloganların gölgesinde değil, belgenin ve hakikatin ışığında okumaya devam etmeliyiz.
Kaynaklar:
1. Justin McCarthy, Türkler ve Ermeniler, çev. Fatma Sarıkaya, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2019, s. 135-139.
2. Hüseyin Alpaslan, Ermeni İddialarına Tarihi Reddiye, Nobel Bilimsel Eserler, Ankara, 2026, s. 248, 352, 355, 496, 530.