Hüseyin ALPASLAN’ın 12 Ekim 2026 tarihli yazısı: Reval’den Tehcir’e: Enver ve Talat Paşa Neden Hedefte?

Son yıllarda popüler tarih anlatılarının en kolaycı sığınağı, karmaşık tarihsel süreçleri iki isim üzerinden şeytanlaştırmak ya da basitleştirmektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun en fırtınalı, en trajik yıllarına yön veren Enver Paşa ve Talat Paşa, tam da bu kolaycılığın hedefi haline getirilmiştir. İki lideri Osmanlı’yı bilerek felakete sürükleyen "hainler" veya "soykırımcılar" olarak yaftalamak, sadece tarihsel gerçekliği çarpıtmakla kalmaz, 19. yüzyılın sonundan itibaren adım adım örülen bir imparatorluğun çöküş trajedisini de bilinçli bir şekilde görmezden gelir.

Gerçekte ise parçalanma süreci bu iki liderin iktidarından çok önce, 1881’de Düyun-u Umûmiye’nin kurulmasıyla başlamıştı. Osmanlı ekonomisinin Batılı güçlerce ipotek altına alındığı, mali bağımsızlığın yitirildiği ve 1908 Reval Görüşmeleri ile Rumeli topraklarının paylaşım planlarının yapıldığı bir dönemde; Enver ve Talat Paşalar devleti kurtarma kaygısıyla öne çıkan, meşruti bir düzenle imparatorluğu bir arada tutabileceğine inanan genç ve vatansever kadroların temsilcileriydi.

Onlar devleti yönetirken süsten, kişisel ikbalden uzak durmuş; ancak askeri ve idari tecrübesizliklerinin, dönemin acımasız dünya konjonktürüyle birleşmesi sonucu ağır bedeller ödemişlerdir. I. Dünya Savaşı bir İttihatçı macerası değil, kapı kapı gezip müttefik arayan ancak İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmak istendiği için yalnızlaştırılan bir devletin kaçınılmaz varoluş mücadelesiydi.

İşte bu varoluş mücadelesinin ortasında, 1915 yılında alınan Geçici Tehcir (Zorunlu Göç) Kararı da Enver ve Talat Paşalara yöneltilen en büyük suçlama olan "soykırım" iddialarının odak noktası olmuştur. Ancak dönemin askeri ve siyasi belgeleri tarafsız bir gözle incelendiğinde görünür ki; Çanakkale’den Sarıkamış’a kadar çok sayıda cephede ölüm kalım savaşı veren bir devlet, cephe gerisinde Rus ordusuyla iş birliği yapan, ikmal hatlarını kesen ve sivil halka yönelik katliamlara girişen ayrılıkçı çetelerin isyanıyla karşı karşıya kalmıştır. İçerideki bu büyük güvenlik tehdidini bertaraf etmek amacıyla Sadrazam Talat Paşa ve Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından alınan sevk ve iskân kararı, etnik bir temizlik veya bir halkı yok etme amacı taşımayan, tamamen savaş şartlarının dayattığı askeri bir güvenlik tedbiridir. Dönemin ağır salgın hastalıkları, yetersiz besleme ve güvenlik zafiyetleri nedeniyle yaşanan insani dram ve can kayıpları kuşkusuz büyük bir trajedidir; fakat bunu sistemli bir "soykırım" olarak nitelendirmek, o fırtınalı dönemin askeri zaruretlerini ve cephe gerisindeki gerçekliği tamamen yok saymaktır.

Enver ve Talat Paşalar, devlet idaresinde acemilikler yaşamış, hayalleri ile gerçekler arasındaki uçurumda ağır kayıplar vermiş trajik figürlerdir; fakat asla hain veya cani değillerdir. Kapitülasyonları kaldıran, ordunun ve teşkilatlanmanın temelini atan bu iki liderin attığı tohumlar ve bıraktığı örgütlenme mirası, daha sonra Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Millî Mücadele’nin insani ve fikri altyapısını oluşturmuştur. Onları 'hain' ya da 'soykırımcı' ilan etmek; varlık yokluk savaşında devleti ayakta tutmak için ömrünü cephelerde ve sürgünlerde feda eden bir neslin samimi mücadelesini yok saymak ve tarihi hakikati ideolojik ezberlere kurban etmektir.