Hüseyin ALPASLAN'ın 11 Temmuz 2025 tarihli yazısı: Hürmüz'ün Ateşi: Demokrasi Ve Hukuk Ekseninde Türkiye Cumhuriyeti
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, yalnızca siyasi bir tercih ya da bir zaferin ardından gelen yönetim değişikliği değildir. Bu, aynı zamanda tarihsel, toplumsal ve hukuki bir zorunluluğun ifadesidir. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülme süreci, Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası konjonktür ve Anadolu halkının verdiği bağımsızlık mücadelesi, Cumhuriyet’in doğuşunu kaçınılmaz kılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında çöken imparatorluk düzenleri, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın pek çok bölgesinde yeni siyasi yapılanmalara zemin hazırlamıştır. Ulus devletlerin yükselişi, halk egemenliğine dayalı yönetimlerin güç kazanması ve hukuk devleti anlayışının öne çıkması, bu yeni çağın ruhunu belirlemiştir. Türkiye Cumhuriyeti, bu küresel dönüşümün yerel bir yansıması; fakat aynı zamanda özgün bir siyasal ve hukuki devrimdir.
Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte benimsenen temel ilkelerden biri halk egemenliği olmuştur. Bu, salt bir seçim sistemi değil; aynı zamanda bireyin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı bir hukuk düzeninin tesisi anlamına gelir. Laiklik, kadın-erkek eşitliği, eğitim hakkı ve kişi dokunulmazlığı gibi ilkeler, Cumhuriyet’in hukuki altyapısının temel taşlarını oluşturur. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti, bir Batılılaşma hareketinden ziyade, çağın gereklerini ve halkın ihtiyaçlarını gözeten yerli bir modernleşme örneğidir.
Cumhuriyet’e yöneltilen bazı eleştiriler, bu tarihsel zorunluluğu ve toplumsal ihtiyacı görmezden gelmektedir. Oysa Osmanlı’nın son döneminde yaşanan idari çöküş, hukuk sisteminin keyfiliğe açık hale gelmesi, merkezi otoritenin parçalanması ve halkın yönetime katılımının neredeyse tamamen dışlanması gibi nedenlerle, yeni bir yönetim şekline geçiş, sadece idealist bir arayış değil, aynı zamanda bir beka meselesiydi. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti, sadece bir alternatif değil; bir zorunluluktu.
Demokrasi ve hukuk ekseninde şekillenen Cumhuriyet yönetimi, bireyin devlete karşı hak sahibi olmasını sağlamıştır. Hukuk devleti anlayışıyla vatandaşlar, eşit haklara sahip kılınmış; idarenin işlem ve eylemleri yargı denetimine tabi tutulmuştur. Bu, sadece yönetenlerin değil, yönetilenlerin de sorumluluk taşıdığı bir kamu düzeninin inşasını ifade eder. Aristoteles’in de belirttiği gibi iyi bir devlet, yasaların üstünlüğünü esas alan, kamu yararını önceleyen bir sistemdir. Türkiye Cumhuriyeti de bu idealin peşinden gitmiş, siyasal iktidarı sınırlayan ve hukuku yücelten bir yapı kurmaya çalışmıştır.
Ne var ki Türkiye, bu idealleri hayata geçirirken çeşitli engellerle karşılaşmıştır. Askeri darbeler, yargının tarafsızlığına yönelik kuşkular, medya özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve siyasal kutuplaşmalar zaman zaman demokrasi kültürünü zedelemiştir. Ancak tüm bu sorunlar, Cumhuriyet’in özüne değil; onu doğru uygulamayan aktörlere aittir. Cumhuriyet’in temelinde halk egemenliği, hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık ilkesi değişmeden varlığını sürdürmektedir.
Türkiye’ye yönelik dış eleştiriler de çoğu zaman bu içsel dönüşüm süreçlerini dikkate almadan şekillenmektedir. Özellikle Ermeni meselesi üzerinden yürütülen “soykırım” iddiaları, tarihsel belgelerle değil; siyasi motivasyonlarla gündeme getirilmektedir. 1948 Soykırım Sözleşmesi'nin açık kriterleri çerçevesinde bu tür suçlamalar hukuken karşılık bulmamakta; Türkiye’nin bu konudaki tezleri ise uluslararası hukuk zemininde yeterince dikkate alınmamaktadır. Bu durum, yalnızca Türkiye’nin değil, hukukun da siyasal araç hâline getirilmesinin ne denli tehlikeli olduğunu göstermektedir.
Cumhuriyet’in hedeflediği demokrasi ve hukuk devleti idealinin gerçekleşebilmesi için yalnızca yasal reformlar yeterli değildir. Toplumsal bilinç, adalet kültürü ve siyasal etik gibi değerlerin de kurumsallaşması gerekir. Türkiye'nin demokratik yapısını sağlamlaştırması hem içteki yapısal sorunları aşması hem de dışarıdan gelen ithamlara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesiyle mümkündür.
Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu, tarihsel bir zorunluluk; gelişimi ise bir bilinç ve irade meselesidir. Bu devletin temelini atanlar, sadece bir rejim kurmadılar; aynı zamanda hukukun ve halk iradesinin teminat altına alındığı bir gelecek inşa ettiler. Bugün yapılması gereken, bu mirasa sahip çıkarak Cumhuriyet’i eleştirmek değil; onu daha adil, daha şeffaf ve daha demokratik bir yapıya dönüştürmektir.