Betül Gökçe AKGÖL'ün 15 Temmuz 2025 tarihli yazısı: Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım

“Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım”, Herta Müller’in dilimize kazandırılan diğer üç eseriyle belli noktalarda benzeşiyor.

Daha önce Müller’in bir kitabını okumuşsanız bu eseri de rahatlıkla okuyabilirsiniz. Çünkü bence kitaplarda değişen tek şey isimler… Yazarın kitaplarında tekrar tekrar karşımıza korku ve baskıcı yönetim anlayışı çıkıyor. Tüm kurgular bu iki temel eksen etrafında şekilleniyor. Korkunun ve baskıcı sistemin insan ruhu üzerindeki tesirleri, yazarın en çok ilgilendiği konuların en başında geliyor.

Her şeyden önce şunu da bilmek gerekiyor ki, Müller okumak ciddi bir sabır işi. Olay yoğunluğu, yer yer okumayı zorlaştırabilir. Çünkü bu kitapta belirgin bir kahraman, hatta elle tutulur bir olay örgüsü de yok. Bu nedenle Müller’in eserleri hem biçim hem içerik açısından pek çok okura "garip" gelebilir.

Romanın başlarında anlatıcı, bir tramvayda ifadesinin alınacağı sorguya gitmektedir. Daha önce de defalarca bu tür sorgulamalara çağrılmıştır. Henüz tutuklanmamıştır fakat belli aralıklarla çağrılarak üzerinde daimî bir korku yaratılır. Sorguya çağrılma sebebi, yurtdışına gönderilecek ceketlerin ceplerine “Benimle Evlen” gibi küçük notlar yerleştirmesidir. Bunun yanı sıra benzer başka suçlamalar da yöneltilir. Bu gizli notlarda adını ve adresini verir. Ancak sorguda gerçeği mi söylüyor yoksa yalan mı söylüyor bunu bilemeyiz. Kitapta diğer karakterlerin ismi bulunmasına rağmen anlatıcıya isim verilmez.

Yazarın bunu, Çavuşesku döneminde bireyselliğin yok sayıldığını vurgulamak amacıyla bilinçli bir tercihle yaptığı düşünülebilir. Müller’in öteki eserlerinde başkarakterler genelde eğitimli insanlardır; ancak burada sıradan bir fabrika işçisi vardır. Bu yüzden korkusu çok daha derindir çünkü gizli polis düzeni hakkında hiçbir bilgiye sahip değildir.

Korku demişken şunu net söylemek gerekir: Yazarın kitaplarında en sık kullanılan kelime muhtemelen budur. Yaklaşık iki saat süren tramvay yolculuğu, hikâyenin sadece yüzeyde görünen kısmıdır. Okur olarak biz de anlatıcının zihninde, geçmiş anılarına doğru bir zaman yolculuğuna çıkarız. Tüm olaylar anlatıcının iç dünyasında geçer. Bu nedenle kronolojik bir düzen aramak pek mümkün değildir. Roman tamamen bilinç akışı yöntemiyle yazılmıştır. Birinin kendi kendine iç döküşünü ve hafızasında gezinmesini dinleriz. Anlatıcı zaman, mekân ve konu gözetmeksizin sürekli bir düşünceden diğerine atlar.

Sonuç olarak kitap, akıl sağlığı yerinden oynamaya başlamış genç bir kadının hayatından bir günü aktarırken, bir yandan da Doğu Avrupa’daki isimsiz bir komünist ülkede yıllarca süren bir sistemin birey üzerindeki yıkıcı baskısını tüm gerçekliğiyle anlatır…